23 Nisan 2020 – Yaşasın Çocuk Bayramı!

Bundan yaklaşık 20 sene öncesiydi.. Giyinip kuşanıp, günlerce prova yapıp İnönü Stadyumu’na gelin & damat kıyafetleri giyinip gitmiştik bütün sınıf. 23 Nisan 2000 Tarih tam olarak böyleydi. Ne heyecanlıydık ve ne kadar mutluyduk. Nişantaşı’ndan İnönü Stadyumu’na giden Maçka yolunda şarkılar söyleyerek harika bir bahar havasında kutlamıştık bu güzel günü. Şimdi 20 sene geçmiş dile kolay, ama hala o günkü ve çocukluk yıllarımdaki tüm 23 Nisan’ları eksiksiz hatırlıyorum. Dilerim bu zor günlerde bile 23 Nisan 2020 tarihi en az çocukluk yıllarımdaki hatıralarım gibi eşsiz bir anı olarak zihnime, zihinlerimize kazınır. 23 Nisan 2020 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun!

Zihin & Görüntü Kombosu..

Aptallığın güzel bir kadının güzelliğine güzellik kattığını bilmemize karşın belirtmek zorundayız. Öyle kocalar vardır ki, karılarının aptallığından büyük sevinç duyarlar, bunu çocuksu bir safiyetin belirtisi gibi görürler. Ey güzellik, sen nelere kadirsin! Ruhsal yetersizlikler, kusurlar güzel bir kadında iticilik yaratmak şöyle dursun, ona ayrı bir çekicilik kazandırıyor. Ayıp diye nitelenen şey güzel bir kadında sevimli duruyor. Kadından güzelliğini alın, kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için kadının erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerektir.”

Yukarıdaki çarpıcı paragraf Nikolay Vasilyeviç Gogol’un “Bir Delinin Anı Defteri” isimli öykü kitabından bir alıntıdır. Ne kadar doğru kelimeler değil mi sizce de yukarıdaki paragrafı dolduran? Dış görünüşümüz ne kadar da iç doygunluğumuzu maskeler olmuş bu zamanda.. Tabiki hem mükemmel bir görüntü hem de dolu dizgin bir zihin tam bir kombo! Ancak birinin eksikliği ne kadar da yoruyor kadının var olma çabasını her coğrafyada, sizce de öyle değil mi?

Bir yerde okumuştum Malanda şöyle söylemişti “Herkes kadının özgür olmasını sever, ta ki kendi egolarını tehdit edene kadar.”

Bu Yazıları Kim Yazıyor?

İsmim Karun Nora.

1992 yılında İstanbul’da doğdum. Yazı yazarak kendimi ifade etmeyi, düşüncelerimi paylaşmayı seviyorum. İletişime geçmek isterseniz e-mail adresim: nora@malhasoglu.com

Keyifli okumalar dilerim

Kadınlar ve Evlilik Üstüne..

Sosyal meydanın hayatımızda kaplamış olduğu yer sebebiyle, başta günlük yaşantımız olmak üzere, en mahrem anlarımız, en özel duygularımız gözler önüne serilir oldu, hem de kendi rızamız ile. Süregelen bu olayların içerisinde de belki de yaş grubum kaynaklı olacak şekilde en çok maruz kaldığım tema son zamanlarda “evlilik” oldu. Şubat 2019’da 27 yıllık yaşamımın en güzel hediyesi ile evlilik dünyasına adım atma şansını yakaladım. Nikah törenim ile düğün seremonim arasında yaklaşık 5 ay vardı. Tahmin edeceğiniz gibi giyineceğim gelinlikten tutun da, düğünün yapılacağı yere kadar birçok detay bu süre zarfında şekillendi. Ben şanslıydım, etrafımda bu seremoni ve “evlilik durumu” için beni boğan, sıkan unsurlar yoktu. Açıkcası “evlilik durumunu” önemseyen biri de değilim bu sebeple unsurları görmemiş bile olabilirim. Ama bu süre zarfında inanılmaz düşünceleri kavrayıp, hiç aklıma gelmeyen detayların varlığından haberdar oldum. Sosyolog değilim hatta eğitimim bu bilimi besleyecek herhangi bir altyapı da sunmuyor ama yapmış olduğum bir saptamadan söz etmek istiyorum..

Bir hayatın amacı, insanın kendini yeterli hissetmesi için oldukça önemli. “Kendini gerçekleştirebilmek” sözü ise hayat amacını belirleyebilmiş kişinin bitiş çizgisi.. 

27 yıllık hayat serüvenimde “kendimi gerçekleştirebilmiş” olma durumunu, başarılı bir iş yaşamı, istikrarlı ve etik temellere dayanan insan ilişkileri kurmaya çalışarak oluşturmaya çalıştım. Bu çalışmalarım ve tüm çabam “başarı” çerçevesinde “etik temellere” dayalı adil bir yolculuk ile gerçekleşmeliydi. Çevreme hep bu ideolojiyi benimsemiş insanları aldım yada sadece bu tipteki insanları görecek şekilde algılarımı kontrol ettim. Sonrasında ise insanlara başka bir pencereden bakmaya başladığım bir döneme girdim. 

Aslında bu yazıyı Orta Doğu’da yaşayan, avrupalı olmaya çalışan kadınların davranışlarında gördüğüm bir süreç özelinde şekillendirip, düşüncelerimi paylaşmak niyetim. Çünkü dünyaya tüm bakış açımı değiştiren bir süreçten geçtim, geçiyorum.. Hem de hemcinslerim sebebiyle.

Konu kadınların başarı algısı aslında. Bizler yaşamaya çalıştığımız coğrafyada, ataerkil topluma ayak uyduran ancak bunu sosyal mecralarda anlık ve hatta saniyelik olarak maskelemeye çalışan kadınlara dönüşmüşüz.   

Öncelikle belirtmek isterim ki kadın hakları ve kadınların yaşadığı ayrımcılığa sonuna kadar karşı olan ve tüm hemcinslerimi bu konuda sonuna kadar savunacak bir ideolojiye sahibim. Bu yazımda yer alan hiçbir ifade bu düşüncemi çürütemeyecek niteliktedir.

Ben bu çılgın evlilik telaşının içerisinde gördüklerime inanamadım.. Klişe cümlelerin arkasında yatan bu üzücü var olma çabasını destekleyen durumları da olayı kavramazdan önce şaşkınlıkla gözlemledim. Uzun lafın kısası, sadede geleyim.

Çoğunlukla “kadınların” ayrımcılık yada baskı temelli olacak şekilde, toplum içerisinde yer edinme, kendini kanıtlama, saygı görme gibi Maslow Hiyerarşisi’nin temel unsurlarını elde edememe gibi problemleri olmakta. Bu problemleri de genel anlamda, bir başkasını dayanak alarak çözme ihtiyacı doğmakta. Bu durumun özellikle Orta Doğu coğrafyasında ne kadar bariz bir şekilde gözlemlenebildiği beni oldukça şaşırttı.

Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla genellikle bu coğrafyadaki kadınlar, evlilik serüvenini hayatta elde edebildiği tek “başarı” olarak algılayıp, bu başarısını olabildiğince görkemli bir şekilde “kitlelere” duyurma çabasına girmekte. Hiçbir erkek görmedim, evlilik sürecinde bu durumu aylarca duyuran. Ve hiçbir kadın da görmedim, birçok alanda başarı elde edip, bu süre zarfında evlilik durumunu hayatına dahil edip bunu duyuran..

Bazen kadınlar, bu süreci öyle bir duruma çeviriyor ki, evlenilecek taraf belki de yıllarca altında ezileceği, strese gireceği, yorgun hissedeceği külfetlerin (maddi yada manevi olabilir) altına girmek zorunda kalıyor.

Kadın hayatında elde edebileceği tek başarı olarak gördüğü evliliği, erkeğin gölgesine sığınarak duyurup, “kutluyor”.

Kadınların daha çok çocuk doğurması, daha fazla ev hanımlığı yapması ve erkek egemen toplumda daha da fazla “evin reisi” damgasına maruz bırakılan erkeğe hizmet etmesi bu evlilik sürecinin sonraki hediyelerine dönüşüyor. Hatta “kadın” belki de daha sonra yapmak “zorunda” kalacağını düşündüğü bu sürece istinaden evlilik sürecini ve düğün gününü gelecekte yaşayacaklarının bir mükafatı olarak taçlandırmaya çalışıyor.

Biz, insanlar, kadın yada erkek fark etmeksizin, bu dünyada bir süre yaşayıp, birşeyler paylaşıp, sonrasında belki hatırlanıp belki de hatırlanmayıp, gideceğiz. Hayatımızın aşkı ile paylaşacağımız, yaşamımızın bu diliminde “ben” olarak ortaya çıkmak yerine, “biz” olarak bu eşsiz süreci paylaşıp, kutlamalıyız. Çünkü “başarı” kriteri olarak bu tarz – eş sponsorluğunda diyorum ben 🙂 – dönemleri baz alır isek, ortaya sadece bencil bir meyve çıkarıp “çocuk” ile yetinip, doğal bir durumun neticesini başarı olarak nitelendirerek kendimizi oyalar, bir değer üretmemiş oluruz. Ancak “başarı” Marie Curie, Jocelyn Bell Burnell, Feryal Özel, Biykem Bozkurt gibi kadınların yarattığı değerlere erişip, onlar gibi olabilmek.

Eşik Üstüne

Sahte yaşamların mutlak izleri

Ve izlerle amansız bir mücadele

Mücadelenin benzersiz kazanımlarından çıkan, çokca zafer bolca kırgınlık üzerinde. 

Sorgusuz, sual olmadan hep aynı imgeleme

Bitmek tükenmek bilmez hayatların çaresizliğinin eşiğinde..

Beğene Tıklamak

Neden sanal dünyada aktif olmaya çalıştığımı sorguluyorum. Neden Linkedin, Instagram, Facebook, Twitter hesaplarım var mesela? Hangisinde ne yapıyorum ve arkadaşlarım ne yapmaya çalışıyorlar? Gerçekten üflediğim pastadaki mumun sönme anındaki fotoğrafımı arkadaşlarımın beğenmeleri/beğenmemeleri çok mu mühim yada bu durum neticede bana ne katıyor? Ortada bariz bir şekilde pazarlama öncesi deneme sürüşlerinin izleri var. Bu tespiti basitleştirerek aktarmak istiyorum.

Bir çocuğa yürümeyi öğretmek, ilk adımlarını gözlemlemek hem aileye keyif verir hem de çocuğun ilk başarılarından birini temsil eder. Aslında hayatta daha normal şekilde kalabilmesi için yapması gereken bir ritüelin ilk kutlaması olabilir bu keyif veren anlar. Bir çocuğa koşmadan önce yürümeyi öğretirsiniz. Koşmak asıl meziyet olduğu için bu aşamaya kadar geçen süre belirli bir zamandan sonra sıradanlaşır.

Pek az insan koşmayı sever.

Bu durum içerisinde değerlendirir isek, kişinin asıl başarısı koştuğu anda ortaya çıkar. Kimileri sadece sağlığını dengeleyebilmek adına “koşmak zorunda bırakılırken” kimileri ise bunu bir tutku ile yapar. Yani yolculuğun amacında kimileri için zorunluluk varken kimileri için tutku yer alır.

Bu durumu sanal dünya ile ilişkilendirmem ise şu şekildedir. Aynı yürümeye başlayan çocuk gibi, sürecin içerisine bir şekilde dahil oluyoruz. Yaratılan fenomenler, “yakaladığımız” indirimler, düşüncelerimizi destekleyen takipçilerimiz, ünlülerin sosyal medya hesaplarından nadir de olsa aldığımız yanıtlar bizi motive ediyor. “Bir gün koşacağım” diyoruz, onlar bunu yapıyor ise “bende yapabilirim”e inanıyoruz ve X sayıda beğeni “harikayım galiba” hissi yaratıyor. Bu tip şartlanmanın tamamen yanlış olduğunu düşünmüyorum elbette ancak şüphesiz ki uzun vadeli bir başarı yada yaşam boyu sürecek bir ün sürdürülebilir değil. Yürümenin konfor alanı sosyal meydanın bol beğenisine denk olabilir mesela. Bu sürecim içerisine dahil olduğumuzda aslında arkada yer alan bir mekanizmanın bilinmeyen destekçileri haline geliyoruz. Bana göre bu tip ortamlar sadece reklam, pazarlama gibi amaçlara hizmet eder iken bizler de bu sanal gerçekliğe ortak olup, durumu normalleştiren işbirlikçilerine dönüşüyoruz. Ben geçici getiriler elde edilebilecek bu tip oluşumlara zaman harcamak yerine, kişinin var oluş amacına hizmet eden eylemlerine ağırlık vermesinin çok daha kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Neticede bu yazıyı okuyucuya iletmemi sağlayan unsur da sanal dünya. Ama dikkat ettiniz sanal dünyada yazanlar < sosyal meyda kullanıcıları J Bu arada Black Mirror dizisinin 1.sezonunun 2.bölümü bu tip bir temayı işliyor. İzlemenizi tavsiye ediyoruz.

Kısaca “İrade” Üstüne…

Kendinize hakimiyeti yitirdiğiniz ölçüde, özgürlüğünüzü de yitirirsiniz.

Ebner von Eschenbach

Yaşam yolculuğunda, bilincimiz yerinde olduğu süreç boyunca tercihler yapıp, doğrultumuzu belirleriz. Gideceğimiz yolu, donanımımız kısaltır iken, arzularımız yolculuğu cazibeli bir  hale getirir. Cazibe ve donanımı ise yaşam yolculuğunda taçlandıracak bir  erdem vardır. Bu erdem şüphesiz ki irade ile ifade edilir. Bir tercih yapmak, o doğrultuda yürümeye, çalışmaya ve gelişmeye cesaret etmektir; irade gösterebilmektir. İradeli kişi, kontrolü elinde tutabilir. Kişi, yaşam yolculuğunda karşılaştığı durumları doğru eylem ile kontrol altına alıp, iradesini de işin içine katarak savrulmadan ilerleme gayretini gösterebilir.

Toplumda çokca bahsi geçen bir kavram vardır; bu kavram “özgür irade”dir. Peki özgür irade nedir? Bu iki kelime aslında birbirinin koşulunu temsil eder. İradenin olduğu yerde özgürlük vardır, özgürlüğün olduğu yerde ise irade yer almak zorundadır. Kişinin kendi seçimleri, onu toplumsal dayatmalardan, kalıplaşmış ürünlerden uzaklaştırır. Bu uzaklaşma beraberinde kendini gerçekleştirebilme dürtüsünü tetikleyerek, özgürlüğü ortaya çıkarır. Kendi üzerinde  hakimiyet kurabilen bireylerden oluşan toplumlarda yaratıcılık ve bilgi seviyesi yüksek iken, olumsuz durumlara sebebiyet veren kişilik bozuklukları çok daha azdır.

Özgürlüğü yitirmemek adına kendi tercihini yapmak, kişinin kendi belirlemiş olduğu noktadan yola çıkarak çalışmaya başlamak, iradenin bir ürünüdür. Hakimiyet ve özgürlük, iradenin eserleridir.

 

Hayranlık ve Taşlar..

Tek bir konuya kendini kaptırmak, dünyanın tüm gerçeklerine, estetik ayrıntılarına ve dahilerine duyularını kapatmak.. Sonunda en’lerin adamı olup, ününün peşinden kör gözlerle koşuşturmak. Zamanla ezberlemek ayrıntıları, kaçırmaya başlamak nüansları.

Aynı hamleyi 5483.defa ahenkle ve bir o kadar umursamaz yapan ellerine bakan şaşkın bakışlar, “ne kadar da …” cümlesini çoktan manşetinde dolduran gazeteler büyülemez mi insanı?

Stefan Zweig’le oldukca geç tanıştıgımda, yukarıdaki cümleleri fısıldadı kulagıma. Aslında kelimeleri kazıdı beyin kıvrımlarıma demek mi daha dogru olurdu? Sanırım okudugum kişisel gelişim kitapları, dünya klasikleri hep aynı temayı işlemişti de bir tek Zweig kazımıştı mesajını beynime. “Bir alanda en olmak; birçok şeyden aciz görünürken parlamak!”

Satranç, bir beyin savaşıydı; içinde cahilliği, dehayı ve yalnızlığı barındıran. Ne çok kendine güven derdi bu oyun, ne de en iyisi bile olsan bunun ihtişamına kapılarak rahatlamanı öğütlerdi. Daima temkinli olmak, en’lerin hatalarından ders çıkarmak ve belki de onları birebir taklit ederek kendi yönetimini geliştirme sanatıydı bu oyun.
Kitapla ilgili ayrıntı vermemek adına, Stefan Zweig’e hayranlığımdan onun ismine ve eserine blog sayfamda yer vermek istedim. Kitaptan vurulduğum cümlesi de okuyucuya armağanım olsun dedim: Bir Rembrandt, bir Beethoven, bir Dante, bir Napoleon hakkında en ufak fikri olmayan birinin, kendini büyük bir insan sanması aslında o kadar kolaydır ki..

Bunu izledikten sonra..

Gün boyu dijital hayatımızdan beynimize empose edilen tablet bilgilerin ana fikrini düşündünüz mü? Sanırım benim okuduklarımın %90’ı “başarırsın, yaparsın sen” temalı oluyor. Sürekli bizlere, pes etme, yılma sakın, çalış mesajı verilerek motivasyon katsayımız artırılmaya çalışılıyor.

Eylemlerinizden keyif alın mesajı, bizi mutlu etmeye itiyor.

Bu mesajlardan birine inanmak adına arama yaparken her zaman ziyaret ettiğim BBC Magazine sitesinde bulduğum bir anın getirilerini, sizlerle paylaşmak adına bu gönderiyi hazırladım.

Özellikle Barok dönem ressamlarını ve tuvallerini çok seviyorum. Ama maalesef resim yapmak konusunda pek becerikli değilim 🙂 Kendime aradığım motivasyon cümlelerinden en etkilisine bir BBC haberinde rastladım. Sargy Mann isimli İngiliz ressamın çarpıcı öyküsünden etkilenmeme sebep olan bu haber, tüm motivasyon cümlelerine, dijital mesajlara damgasını vurdu diyebilirim.

Kendisi bir Barok tarzda çizim yapan bir ressam değil, o bir modern resime tutku duyan sanatçı. TUTKU kelimesini, rastgele seçmediğimi belirtmek istiyorum. Tutku Sargy Mann için belki de çok zayıf bir derecelendirme ölçütü.. Kör olduktan sonra dahi, stüdyosunda kendine özgü ölçütler benimseyerek resim yapmaya devam eden sanatçının aşağıdaki videosunu izlemenizi tavsiye ediyorum.