Beğene Tıklamak

Neden sanal dünyada aktif olmaya çalıştığımı sorguluyorum. Neden Linkedin, Instagram, Facebook, Twitter hesaplarım var mesela? Hangisinde ne yapıyorum ve arkadaşlarım ne yapmaya çalışıyorlar? Gerçekten üflediğim pastadaki mumun sönme anındaki fotoğrafımı arkadaşlarımın beğenmeleri/beğenmemeleri çok mu mühim yada bu durum neticede bana ne katıyor? Ortada bariz bir şekilde pazarlama öncesi deneme sürüşlerinin izleri var. Bu tespiti basitleştirerek aktarmak istiyorum.

Bir çocuğa yürümeyi öğretmek, ilk adımlarını gözlemlemek hem aileye keyif verir hem de çocuğun ilk başarılarından birini temsil eder. Aslında hayatta daha normal şekilde kalabilmesi için yapması gereken bir ritüelin ilk kutlaması olabilir bu keyif veren anlar. Bir çocuğa koşmadan önce yürümeyi öğretirsiniz. Koşmak asıl meziyet olduğu için bu aşamaya kadar geçen süre belirli bir zamandan sonra sıradanlaşır.

Pek az insan koşmayı sever.

Bu durum içerisinde değerlendirir isek, kişinin asıl başarısı koştuğu anda ortaya çıkar. Kimileri sadece sağlığını dengeleyebilmek adına “koşmak zorunda bırakılırken” kimileri ise bunu bir tutku ile yapar. Yani yolculuğun amacında kimileri için zorunluluk varken kimileri için tutku yer alır.

Bu durumu sanal dünya ile ilişkilendirmem ise şu şekildedir. Aynı yürümeye başlayan çocuk gibi, sürecin içerisine bir şekilde dahil oluyoruz. Yaratılan fenomenler, “yakaladığımız” indirimler, düşüncelerimizi destekleyen takipçilerimiz, ünlülerin sosyal medya hesaplarından nadir de olsa aldığımız yanıtlar bizi motive ediyor. “Bir gün koşacağım” diyoruz, onlar bunu yapıyor ise “bende yapabilirim”e inanıyoruz ve X sayıda beğeni “harikayım galiba” hissi yaratıyor. Bu tip şartlanmanın tamamen yanlış olduğunu düşünmüyorum elbette ancak şüphesiz ki uzun vadeli bir başarı yada yaşam boyu sürecek bir ün sürdürülebilir değil. Yürümenin konfor alanı sosyal meydanın bol beğenisine denk olabilir mesela. Bu sürecim içerisine dahil olduğumuzda aslında arkada yer alan bir mekanizmanın bilinmeyen destekçileri haline geliyoruz. Bana göre bu tip ortamlar sadece reklam, pazarlama gibi amaçlara hizmet eder iken bizler de bu sanal gerçekliğe ortak olup, durumu normalleştiren işbirlikçilerine dönüşüyoruz. Ben geçici getiriler elde edilebilecek bu tip oluşumlara zaman harcamak yerine, kişinin var oluş amacına hizmet eden eylemlerine ağırlık vermesinin çok daha kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Neticede bu yazıyı okuyucuya iletmemi sağlayan unsur da sanal dünya. Ama dikkat ettiniz sanal dünyada yazanlar < sosyal meyda kullanıcıları J Bu arada Black Mirror dizisinin 1.sezonunun 2.bölümü bu tip bir temayı işliyor. İzlemenizi tavsiye ediyoruz.

SAP: FS-PER Modülü

SAP’nin son dönemde trend modüllerinden biri olan FS-PER üzerine yaptığım araştırmayı paylaşmak adına bu yazıya blogumda yer vermek istedim. FS-PER, Financial Services – Performance Management, SAP’nin performans yönetimi finansal modüllere entegre ettiği bir sistem olarak adlandırılabilir.  Bir nevi maliyet muhasebesi ile web tabanlı raporlamanın entegre edildiği bu uygulama, büyük kurumsallarda sıkça görülen hızlı veri analizi ihtiyacını kolayca karşılayabilir diye düşünüyorum.

FS-PER bildiğimiz diğer SAP uygulamalarından ne gibi farklılıklar içerir ve avantajlar sunar der iseniz şu şekilde okuduklarımı özetlemem mümkün:

  • Web tabanlı arayüz kullanımı ile kullanıcı odaklı çözüm sağlar.
  • Çözüm SAP HANA veri tabanı için tasarlanmıştır ve HANA aracılığıyla kaynak verilerine anında erişilebilir. Kaynak verilerini uygulamaya kopyalamak artık zorunlu bir eylem olmaktan çıkar.
  • Gider ve gelir dağıtım modelleri granüler data seviyesinde oluşturulabilir(örn:sözleşme seviyesi).  Dağıtılamayan kalemler için yedek kurallar tanımlanabilir.
  • Simülason ve What-if analizleri yapılabilir. Uzun süren hesaplama ve dağıtım sonuçları  hızlı bir şekilde görüntülenir.
  • Esnek ve ayrıntılı raporlama sağlanır.
  • FS-PER’i diğer karlılık modüllerinden ayıran en önemli özellik; SAP Hana üzerinde çalışması ile yapılan işlemlerin sürelerinin çok kısalmasıdır. Bu özelliği ile 12 saat süren dağıtım işleminin yaklaşık 4 dakikaya kadar indiği gözlemlenmiştir.

Daha detaylı bilgi için bu yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.

Kısaca “İrade” Üstüne…

Kendinize hakimiyeti yitirdiğiniz ölçüde, özgürlüğünüzü de yitirirsiniz.

Ebner von Eschenbach

Yaşam yolculuğunda, bilincimiz yerinde olduğu süreç boyunca tercihler yapıp, doğrultumuzu belirleriz. Gideceğimiz yolu, donanımımız kısaltır iken, arzularımız yolculuğu cazibeli bir  hale getirir. Cazibe ve donanımı ise yaşam yolculuğunda taçlandıracak bir  erdem vardır. Bu erdem şüphesiz ki irade ile ifade edilir. Bir tercih yapmak, o doğrultuda yürümeye, çalışmaya ve gelişmeye cesaret etmektir; irade gösterebilmektir. İradeli kişi, kontrolü elinde tutabilir. Kişi, yaşam yolculuğunda karşılaştığı durumları doğru eylem ile kontrol altına alıp, iradesini de işin içine katarak savrulmadan ilerleme gayretini gösterebilir.

Toplumda çokca bahsi geçen bir kavram vardır; bu kavram “özgür irade”dir. Peki özgür irade nedir? Bu iki kelime aslında birbirinin koşulunu temsil eder. İradenin olduğu yerde özgürlük vardır, özgürlüğün olduğu yerde ise irade yer almak zorundadır. Kişinin kendi seçimleri, onu toplumsal dayatmalardan, kalıplaşmış ürünlerden uzaklaştırır. Bu uzaklaşma beraberinde kendini gerçekleştirebilme dürtüsünü tetikleyerek, özgürlüğü ortaya çıkarır. Kendi üzerinde  hakimiyet kurabilen bireylerden oluşan toplumlarda yaratıcılık ve bilgi seviyesi yüksek iken, olumsuz durumlara sebebiyet veren kişilik bozuklukları çok daha azdır.

Özgürlüğü yitirmemek adına kendi tercihini yapmak, kişinin kendi belirlemiş olduğu noktadan yola çıkarak çalışmaya başlamak, iradenin bir ürünüdür. Hakimiyet ve özgürlük, iradenin eserleridir.

 

“Besides, isn't it confoundedly easy to think you're a great man if you aren't burdened with the slightest idea that Rembrandt, Beethoven, Dante or Napoleon ever lived?”

Hayranlık ve Taşlar..

Tek bir konuya kendini kaptırmak, dünyanın tüm gerçeklerine, estetik ayrıntılarına ve dahilerine duyularını kapatmak.. Sonunda en’lerin adamı olup, ününün peşinden kör gözlerle koşuşturmak. Zamanla ezberlemek ayrıntıları, kaçırmaya başlamak nüansları.

Aynı hamleyi 5483.defa ahenkle ve bir o kadar umursamaz yapan ellerine bakan şaşkın bakışlar, “ne kadar da …” cümlesini çoktan manşetinde dolduran gazeteler büyülemez mi insanı?

Stefan Zweig’le oldukca geç tanıştıgımda, yukarıdaki cümleleri fısıldadı kulagıma. Aslında kelimeleri kazıdı beyin kıvrımlarıma demek mi daha dogru olurdu? Sanırım okudugum kişisel gelişim kitapları, dünya klasikleri hep aynı temayı işlemişti de bir tek Zweig kazımıştı mesajını beynime. “Bir alanda en olmak; birçok şeyden aciz görünürken parlamak!”

Satranç, bir beyin savaşıydı; içinde cahilliği, dehayı ve yalnızlığı barındıran. Ne çok kendine güven derdi bu oyun, ne de en iyisi bile olsan bunun ihtişamına kapılarak rahatlamanı öğütlerdi. Daima temkinli olmak, en’lerin hatalarından ders çıkarmak ve belki de onları birebir taklit ederek kendi yönetimini geliştirme sanatıydı bu oyun.
Kitapla ilgili ayrıntı vermemek adına, Stefan Zweig’e hayranlığımdan onun ismine ve eserine blog sayfamda yer vermek istedim. Kitaptan vurulduğum cümlesi de okuyucuya armağanım olsun dedim: Bir Rembrandt, bir Beethoven, bir Dante, bir Napoleon hakkında en ufak fikri olmayan birinin, kendini büyük bir insan sanması aslında o kadar kolaydır ki..

Source: Telegraph.co.uk

Bunu izledikten sonra..

Gün boyu dijital hayatımızdan beynimize empose edilen tablet bilgilerin ana fikrini düşündünüz mü? Sanırım benim okuduklarımın %90’ı “başarırsın, yaparsın sen” temalı oluyor. Sürekli bizlere, pes etme, yılma sakın, çalış mesajı verilerek motivasyon katsayımız artırılmaya çalışılıyor.

Eylemlerinizden keyif alın mesajı, bizi mutlu etmeye itiyor.

Bu mesajlardan birine inanmak adına arama yaparken her zaman ziyaret ettiğim BBC Magazine sitesinde bulduğum bir anın getirilerini, sizlerle paylaşmak adına bu gönderiyi hazırladım.

Özellikle Barok dönem ressamlarını ve tuvallerini çok seviyorum. Ama maalesef resim yapmak konusunda pek becerikli değilim :) Kendime aradığım motivasyon cümlelerinden en etkilisine bir BBC haberinde rastladım. Sargy Mann isimli İngiliz ressamın çarpıcı öyküsünden etkilenmeme sebep olan bu haber, tüm motivasyon cümlelerine, dijital mesajlara damgasını vurdu diyebilirim.

Kendisi bir Barok tarzda çizim yapan bir ressam değil, o bir modern resime tutku duyan sanatçı. TUTKU kelimesini, rastgele seçmediğimi belirtmek istiyorum. Tutku Sargy Mann için belki de çok zayıf bir derecelendirme ölçütü.. Kör olduktan sonra dahi, stüdyosunda kendine özgü ölçütler benimseyerek resim yapmaya devam eden sanatçının aşağıdaki videosunu izlemenizi tavsiye ediyorum.

 

 

 

 

Özgür Ruhlara!

İnovasyona Global Bakış: Doğu Asya ve Avrupa

İnovasyon, yani yeni methot yada alet geliştirme, ülke ekonomilerinin kalkınmasında artık en büyük etkenlerin başında geliyor. Geçtiğimiz günlerde bir eğitim sırasında, Almanya ve Amerika’nın inovasyon alanındaki performansını tartışıyorduk. Amerika’da silikon vadisinden de ötede, neredeyse her hanenin altında bir laboratuar yatıyor. Almanya’da da parlak zihinler araştırma peşinde, kaliteli üretime odaklanmış durumda. Burada söz konusu iki ülkenin ayrıştığı nokta ise, birinin laboratuarlarından çıkan başarılı sonuçları hemen toplumun yararına kullanması iken, diğerinde ortaya çıkarılan yeni fikrin uygulanabilirliğinin keşfine odaklanmak öncelik teşkil ediyor.  

İnovasyon için binbir renk!!

Bloomberg’in inovasyon indeksi ile ilgili çalışmasında Almanya’nın istikrarlı ve kaliteli üretim anlayışının diğer Avrupa ülkelerinde de  hakim olduğunu gördüm. Örneğin 1789 Fransız İhtilali’nden bu zamana dek, reformarıyla ünlü, Fransa’da araştırmacılar, ülkenin en prestijli okullarında çalışmalarını yapıyorlar. Ancak bu çalışmalar bir türlü toplumsal refahı yükseltecek şekilde değerlendirilemiyor. Yani bu durum sanırım şöyle de yorumlanabilir: teoride çalışan fikirler, pratikte uygulanmıyor yada kullanılamıyor.

Üniversitede bitirme projemi Japonya’nın ileri teknoloji ürünleri üstüne yazmıştım. Söz konusu çalışmamda da Doğu Asya ülkelerinden Güney Kore’nin inovasyon alanında Dünya devleri arasında ilk 5’te olduğunu görmüştüm. Örneğin Samsung’u ele alalım. Sanırım Güney Kore için bir gurur kaynağı olmaya yetip de artacak bir marka söyleyin deseler, sokaktaki insan kesinlikle “Samsung” derdi. Çünkü Samsung araştırma temelli bir firma olmayı seçmişti. Aslında Güney Kore’deki firmaların, inovasyon anlayışı “araştırmaya daha çok yatırım yapma” kültürüne dayalı. Bloomberg’in arastırmasında da değinildiği üzere, Samsung her geçen yıl AR-GE’ye daha fazla bütçe ayırıyor.

Güney Kore’yi Avrupa ülkelerinden ayıran diğer etkenler de şöyle:

  • Patent başvurularında Güney Kore Dünya 1.si
  • Yüksek Lisans yapan genç nüfusta Güney Kore Dünya 2.si
  • Yüksek teknolojiye dayalı ürünler geliştirmekte Güney Kore Dünya 4.sü
  • AR-GE çalışmalarında Güney Kore Dünya 1.si

Okuma önerisi http://facesofanotherworld.com/services/

Avrupa ülkeleriyle Doğu Asya’yı karşılaştırmamın sebebi, globalleşen bir ortamda ülkelerin artık kendi saflarını belirtleyerek sabitlemiş olmalarına vurgu yapmaktı. Merka ettiğim, cevap aradığım soru ise Doğu Asya ülkelerinin inovasyon konusunda doyum noktasına ulaşmaları durumunda, Avrupa ülkelerinde üretimin, inovasyon temelli ürünlere kaydırılıp kaydırılamayacağıydı.

Aynı insanlar gibi, ülkeler de genlerinde barındırdıkları yatkınlıklara göre ekonomilerini şekillendirmeyi seçiyorlar. Almanya gibi üretim odaklı (mesela otomobil) ülkeler var olanın daha iyisini, ve en kalitelisini yapmaya odaklanarak, istikrarlı bir ekonomik serüven geçirmeyi hedefliyor. Doğu Asya ülkeleri ise inovasyona odaklanarak, keşfetmenin heyecanını yaşamayı seçiyor.

Not: İnovasyon indeksinin hangi kriterler baz alınarak hazırlandığı ile ilgili bu yazıyı da okumanızı öneriyorum.

Bu bir denge sistemi.. İşine gelen için dengesi  kurulabilen.

Denge Sisteminin Dengesizleri

İzlediğim acımasızlık kokan haberlerin çoğuna üzülürüm ama ne yalan söyleyeyim bir süre sonra içimde ufak bir sızı kalsa da, habere karşı uyuşuklaşırım. Bu defa öyle olmadı, demek ki, acımasızlığı yaşamış kadar olmuşum.

20 yaşındaki bir hemcinsimin dövülüp, yakılarak katledilmesine uyuşuklaşamıyor algılarım. Her yerde, herkesten lanetler, beddualar işitiyorum o insan görünümlü şeytan için. Ünlüler, grafi siteleri, haber siteleri, şirketler, bakkallar, marketler tepki kusuyor da, yine de bir sonraki gün hemcinsim olmayan biri şiddete kurban olup gidiyor.  Burada beni acıtan, kadına şiddet değil sadece; İNSANA ŞİDDET! İnsanlığa uygulanan şiddet!

Özgecan Aslan haberlerine tepkiler “Müslüman olan bunu yapar mı?”, “evli adam bunu yapar mı be!”, “minibüs şöforü bunu yapar mı arkadaş?” seviyelerine gelince, bende sormak istedim “insan olan bunu yapar mı?!” diye..

Kadın, dini – ırkı –  dili –  kültürü ne olursa olsun tapılması gereken bir varlık. Neden mi? Çünkü çocuk yetiştiriyor, bir evin inşasında “yuvayı yapan dişi kuş” yakıştırmasını taşıyor üstünde. Erkek, dini – ırkı –dili – kültürü ne olursa olsun tapılması gereken bir varlık. Neden mi? Çünkü çocuk yetiştiriyor, bizim toplumumuzun algılarında, koskocaman bir ailenin sorumluluğunu üstüne yakıştırıyor.

Kadın ile erkeğin ortak noktaları kesişince, insan olmanın gereklilikleri bu muhteşem ikiliyi eşsiz bir çift de yapabiliyor, yada bu iğrenç cinayetteki gibi bir korku filmi de ortaya çıkartabiliyor. O vahşi yaratığa kusacak kin, sarfedilecek kötü söz, okunacak beddua bulamıyorum! Ben sadece bu konuyu başka bir açıdan değerlendirmek istiyorum.

Kadın- Erkek DengesiKadın ile erkek arasında bir denge var. Bu dengenin inşası, her iki cinsin de dengesiz olduğu yaşlarda başlar. Bu dengesizleri, ölçüp tartacak biçip, düzeltecek bir dengeci yıllarca emek vermek zorunda kalacak. Bu denge sistemine: eğitim, dengeciye ise: öğretmen  ama en önemlisi bu denge sistemini kurana da: devlet deniyor. Denge sistemini kuran segment eğer, tartıda erkek olan yukarda dursun istiyorsa, alıyor kadını koyuyor yanına bir yığın çocuğu, çektiriyor hanımefendilere terazinin ağırlığını, doğuyor sana bir dengesizlik. Yada tam tersi olsa diyorum şimdi de; erkek alsa yanına çocukları +  hayatın yükünü, fırlıyor kadın tepelere, kalıyor erkekcik terazinin dibinde, hafifliyor kadıncık çıkıyor tepelere. Olması gereken dengeyi kurmak ise, dengeci öğretmeli her iki cinse de tartıda, dengede ve eşit seviyede durabilmeyi. Öğretemezse, erkek yukarda olabilmek için ezer kadını, “dur orada” der “durmazsan döverim seni, yukarıda kalmam lazım benim, otur oturduğun yerde! “

Montaigne, “Ana Babalarla Çocukların Üstüne” denemesinde, kutsal kitaptan aldığı (Süleymanın Meselelleri X,1.)  şu cümleye yer verir:  “Bilge oğul babasının yüzakı, hayırsız oğul da anasının yüzkarasıdır.”Bence,  dengeyi kuramayan iki cinsin yine dengesiz bir insanı topluma kazandırmasının yasımasıdır bu cümle. Birinin yüzakı olmak belki de bu ikili dengede, kadını ezmektir yada eve ekmek getirebilmektir. Birinin yüzkarası olmak ise belki de, bir kadını dövmektir yada karısını dövemeyen,ona saygı gösterip pısırık erkek yakıştırmasını taşımak zorunda olan kişidir.

Bu düzenin yegane suçlusu denge sistemini kuran birimdir. Duyguları dizginleyebilmeyi de, etek açmanın oyun değil sapıklık olduğunu öğretebilmeyi de, gece sokaklarda kadınların özgürce erkekler gibi de gezebilmesini hoş karşılamayı aşılayan da denge sistemini kurandır.

Dilerim yeni bir haberle, daha da nefret kusan günler yaşamak zorunda kalmaz bu dünya.. Hiçbir kadın yada erkek vahşet haberleriyle mahşetlerde yerini almaz ülkemde.

Beren Saat’in paylaşımının en güzel cümlesini değiştirerek bitireyim dedim: Cinsiyet ve ırk ayırmaksızın her vatandaşın canını ve haklarını korumayacak bir denge sistemi kurmak, görevinizdir.

 

Hükümlü


Woody Allen // Side Effects    Gaston Brisseau: zengin – sağcı bir ailenin oğlu. İnsanları ispiyonlamayı seviyor.

    Brisseau zevk olsun diye arkadaşlarını ihbar ediyor, diye düşünüyordu Cloquet (Brisseau’nun dostu olan adam). Bağışlanamaz bir kötülük! Bir zamanlar tanıdığı bir Cezayirli, insanların ensesine şaplak indirdikten sonra sırıtarak yaptığını inkar ederdi. Dünya, iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibiydi.

   İyiler daha huzurlu uyuyorlar, diye düşünüyordu Cloquet. Kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.

Cloquet, Brisseau’nun uyuyan gövdesine tekrar yaklaştı ve horozu kaldırdı. Eyleminin sonuçlarını düşünürken başı döndü. Bu, hayatının şartlara bağımlığından kaynaklanan varoluşsal bir baş dönmesiydi ve sıradan bir Alka-Seltzer ile geçmeyeceği ortadaydı… Jant kapağı büyüklüğünde olan bu devasa hap, suda çözülüp içildiğinde, hayatın aşırı farkında olmaktan kaynaklanan mide bulantısı ve baş dönmelerinde etkiliydi. Meksika yemeğinden sonra da iyi geldiğini duymuştu.

Tanrım, ahlaki veya etik kaygılara saplanan akıl, nasıl da bocalıyor! Çok düşünmemeli. Bedene odaklanmalı; beden daha sağlam. Toplantılara katılır, kruvaze ceket giydiğinde yakışıklı görünür, üstelik en çok da insanın canı masaj çektiğinde işe yarar.

Memrise

Zihninizi 1 Tıkla Güçlendirebilirsiniz

3 Aptal filmini izleyenler bilir, Ranchoddas Shamaldas Chanchad’a göre Üniversite bir düdüklü tencere değildir.. Ezberlemek yerine öğrenmek gerekir! Günümüz eğitim sistemi ezberlemeyi merkeze koymuş, yaratıcılığı minimuma indirgemiş olsa bile, geleceğin eğitim sistemi ezberlemeyi de yaratıcılıkla harmanlayabiliyor.

Örneğin siz; 2265 çift basamaklı sayıyı 30 dakika içerisinde ezberlemeyi başarabilir misiniz?

Yada 16 tane iskambil destesini sıralamasını 1 saat içerisinde aklınıza yazabilir misiniz?

Sanırım sıraladığım bu iki soruya “evet” yanıtını vermeniz oldukça güç. İngiliz yazar Ed Cooke, 20li yaşlardayken Dünya Zihin Şampiyonu olarak tarihe adını yazdırmıştır.

Yukarda belirttiğim soruların yanıtlarına “evet” diyebilen Ed Cooke, 26 yaşına geldiğinde hatırlama ve zihin tekniklerini herkesle paylaşmayı amaç edinerek internet üzerinden ulaşabileceğiniz bir site kurmuş aynı zamanda da “Remember, Remember: Learn the Stuff You Thought You Never Could” isimli kitabı kaleme almıştır.
Memrise isimli web sitesi Çince, İspanyolca, Almanca, İngilizce ve İtalyanca kelimeleri hızlıca öğrenmenizi sağlarken Mors alfabesi, Matematik, Tarih, Edebiyat gibi konularda da hafızanıza kazınacak tekniklerle bilgi edinebiliyorsunuz.

2010 yılında kurulan Memrise, İngiltere’de 1.4 milyon kullanıcısıyla yoğun ilgi gören “eğitim” siteleri arasında yerini aldı bile.
Günümüzün eğitim sistemine yaratıcı bir yorumla renk veren Memrise gibi sitelerin varlığı anımsama, dil öğrenme konularında zorluk yaşayan kişileri kurtaracak gibi görünüyor.