Category Archives: Economics

greece-financial-crisis-20202249jpg-bc913c85a5e040a5

Yunanistan için Zor Hafta

2008 yılında ABD‘de yaşanan ekonomik krizin etkisiyle Avrupa Birliği ülkelerinde bugün yaşanan krizin kıvılcımı çakılmıştı. AB ülkelerinden Yunanistan’ın bugün, krizi en ağır koşullarda yaşıyor olmasının tetikleyici sebepleri üzerinde düşünüyordum. Derken, Yunan mali istikrar konseyinin 29 Haziran 2015 tarihinde bankaların kapalı olacağı haberini okuyunca konu hakkında kısaca fikirlerimi yazmak istedim.

Yunanistan, IMF’ye  olan borçlarını ödemek için adeta gün saymakta. 1 Temmuz itibariyle eğer Yunanistan borçlarını ödeyemezse, temerrüde düşmüş olacak. Bu durumda da Yunan halkını ve tabiki Avrupa Birliği üyelerini sıkıntılı bir döneme sokacak.

Haftasonu Yunanistan’da halk, ATM’lerin önünde kuyruklar oluşturarak para çekmeye çalışıyordu. Avrupa Merkez Bankası’ndan Likidite desteği alan Yunan bankaları artık söz konusu desteğin miktarının artırılamayacağından dolayı, hesap çizelgelerini de tutturamayacaklar. Avrupa maliye bakanlarının yaptığı toplantı sonucunda Yunanistan’a borçlarını ödemesi için ek süre tanımayı reddetti.

Tüm bu olumsuzluklara karşın, Avrupa Birliği üyeleri, Yunanistan’a bir kemer sıkma politikası önererek bir kurtarma paketi oluşturdu. Söz konusu kurtarma paketi, Yunan halkını olumsuzluklara sürükleyecek nitelikte maddeler içeriyor. Bu maddeler arasında, paketin kimliğini açıklamaya yetecek tek bir maddeyi paylaşmak istiyorum: Vergilerin artması ve devlet harcamalarının kısılması. Artan vergiler ve kısılan devlet harcamaları, likidite problemini ortaya çıkartarak, halkın daha az harcama yapmasına, yatırımların azalmasına ve işsizliğin artmasına sebebiyet verecek.

Kurtarma paketi ile ilgili olarak, Yunanistan Başbakanı Tsipras, 5 Temmuz 2015 tarihinde halkın kararını görmek adına oylama gerçekleştirecek. Bu oylamanın sonucunda halk ya “kemer sıkma politikasını kabul ediyor!” diyecek, yada “kemer sıkmaya hayır!” diyecek.

Avrupa Birliği’nde özellikle Almanya ve İngiltere’de oldukça nitelikli ekonomistlerin ve analistlerin olduğu herkes tarafından kabul ediliyor. Bende merak uyandıran nokta, birlik kurulmadan önce ülkelerin ekonomik karakterlerinin bu denli başarısız analiz edilerek, şimdi söz konusu bazı ülkelerin bu duruma düşeceği nasıl öngörülemedi? Ticaret birliği olarak kurulan bu birlik zamansız gelen 2008 krizinin etkilerini atlatacak nitelikte kararları nasıl alamadı? 

Krizin ve krizden ilk etkilenecek ülke olan Yunanistan’ın durumunun meydana gelme süreci ile ilgili aşağıdaki videoyu izlemenizi öneriyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=C8xAXJx9WJ8

Özgür Ruhlara!

İnovasyona Global Bakış: Doğu Asya ve Avrupa

İnovasyon, yani yeni methot yada alet geliştirme, ülke ekonomilerinin kalkınmasında artık en büyük etkenlerin başında geliyor. Geçtiğimiz günlerde bir eğitim sırasında, Almanya ve Amerika’nın inovasyon alanındaki performansını tartışıyorduk. Amerika’da silikon vadisinden de ötede, neredeyse her hanenin altında bir laboratuar yatıyor. Almanya’da da parlak zihinler araştırma peşinde, kaliteli üretime odaklanmış durumda. Burada söz konusu iki ülkenin ayrıştığı nokta ise, birinin laboratuarlarından çıkan başarılı sonuçları hemen toplumun yararına kullanması iken, diğerinde ortaya çıkarılan yeni fikrin uygulanabilirliğinin keşfine odaklanmak öncelik teşkil ediyor.  

İnovasyon için binbir renk!!

Bloomberg’in inovasyon indeksi ile ilgili çalışmasında Almanya’nın istikrarlı ve kaliteli üretim anlayışının diğer Avrupa ülkelerinde de  hakim olduğunu gördüm. Örneğin 1789 Fransız İhtilali’nden bu zamana dek, reformarıyla ünlü, Fransa’da araştırmacılar, ülkenin en prestijli okullarında çalışmalarını yapıyorlar. Ancak bu çalışmalar bir türlü toplumsal refahı yükseltecek şekilde değerlendirilemiyor. Yani bu durum sanırım şöyle de yorumlanabilir: teoride çalışan fikirler, pratikte uygulanmıyor yada kullanılamıyor.

Üniversitede bitirme projemi Japonya’nın ileri teknoloji ürünleri üstüne yazmıştım. Söz konusu çalışmamda da Doğu Asya ülkelerinden Güney Kore’nin inovasyon alanında Dünya devleri arasında ilk 5’te olduğunu görmüştüm. Örneğin Samsung’u ele alalım. Sanırım Güney Kore için bir gurur kaynağı olmaya yetip de artacak bir marka söyleyin deseler, sokaktaki insan kesinlikle “Samsung” derdi. Çünkü Samsung araştırma temelli bir firma olmayı seçmişti. Aslında Güney Kore’deki firmaların, inovasyon anlayışı “araştırmaya daha çok yatırım yapma” kültürüne dayalı. Bloomberg’in arastırmasında da değinildiği üzere, Samsung her geçen yıl AR-GE’ye daha fazla bütçe ayırıyor.

Güney Kore’yi Avrupa ülkelerinden ayıran diğer etkenler de şöyle:

  • Patent başvurularında Güney Kore Dünya 1.si
  • Yüksek Lisans yapan genç nüfusta Güney Kore Dünya 2.si
  • Yüksek teknolojiye dayalı ürünler geliştirmekte Güney Kore Dünya 4.sü
  • AR-GE çalışmalarında Güney Kore Dünya 1.si

Okuma önerisi http://facesofanotherworld.com/services/

Avrupa ülkeleriyle Doğu Asya’yı karşılaştırmamın sebebi, globalleşen bir ortamda ülkelerin artık kendi saflarını belirtleyerek sabitlemiş olmalarına vurgu yapmaktı. Merka ettiğim, cevap aradığım soru ise Doğu Asya ülkelerinin inovasyon konusunda doyum noktasına ulaşmaları durumunda, Avrupa ülkelerinde üretimin, inovasyon temelli ürünlere kaydırılıp kaydırılamayacağıydı.

Aynı insanlar gibi, ülkeler de genlerinde barındırdıkları yatkınlıklara göre ekonomilerini şekillendirmeyi seçiyorlar. Almanya gibi üretim odaklı (mesela otomobil) ülkeler var olanın daha iyisini, ve en kalitelisini yapmaya odaklanarak, istikrarlı bir ekonomik serüven geçirmeyi hedefliyor. Doğu Asya ülkeleri ise inovasyona odaklanarak, keşfetmenin heyecanını yaşamayı seçiyor.

Not: İnovasyon indeksinin hangi kriterler baz alınarak hazırlandığı ile ilgili bu yazıyı da okumanızı öneriyorum.

Türkiye ve Ekonominin Geleceği Üstüne

Gelişmekte olan ülkelelerin ekonomilerindeki büyüme eğilimi, gelişen ülkelere nazaran daha fazladır. Bu durum, yatırım yapmak isteyen ve uzun vadeli para akışını kontrol etmeye çalışan kişi yada kurumların “gelecek vaat eden yatırım” kumbarası ilgilendiriyor. Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke olduğunu göz önünde bulundurarak ve son yaşanan gelişmeleri baz alarak yorum yaparsak şu soru akıllara geliyor: Türkiye uzun vadede gelecek vaat eden bir piyasa mı olacak?

Avrupa’da yaşanan kriz sebebiyle ağır hasar gören  Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’deki siyasal problemlerle değer kaybeden Türk Lirası’nın kurbanları olmak üzere! Bu iki ülke turizm gelirleriyle maruz kaldıkları hasarları tedavi etmeye çalışırken, Türkiye gibi bir ülkenin para biriminin değer kaybetmesiyle birlikte turistlerin gözde mekanı olması durumunda daha da fazla zarar görecekler. Yani şöyle söylenebilir: Türkiye’de turizme yatırım yapmak şu an akıllıca bir davranış olacakken, Avrupa Birliği turizmden kaybettiği gelirini başka bir alana yönelerek kapatmaya çalışmalı.

Financial Times’a göre Türkiye ekonomisinin geleceği pek de parlak değil. Bu konuyla ilgili olarak geçtiğimiz günlerde gazetede şu satırlara yer verildi:

“Önceden yüksek büyüme oranlı ekonomisiyle övülen Türkiye şimdi zayıf bir para birimine ve yüksek faiz oranlarına sahip. Adım adım yaklaşan ‘ekonominin kalp durması’ yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin – ve muhtemelen genel seçimlerin – olduğu yıla rastlıyor. Siyasi istikrarsızlık korkusu, döviz piyasalarına aşılanıyor.”

Ekonomide kalp durması, gelişmekte olan ülkelerin kabusu olurken, gelecek vaat eden piyasalar için bir kurtuluş yolu olacak gibi görünüyor. Yani Avrupa ekonomisi ve Türkiye ekonomisi arasında hızlı bir rol değişimi yaşanabilir.

Izmir Economic Congress Series

The first Izmir Economic Congress created a tradition about discussing Turkey’s economic situation and it become an organization to prepare a strategy for make nation’s economy better considering worldwide contemporary conditions. For this purposes Turkish government tries to make such economic congress almost every decade and it called as “Izmir Economic Congress”.

Izmir Economic CongressAfter 1923, 2nd Izmir Economic Congress gathered between 2-7 November 1981. Among 1923 to 1981, just like Turkey’s economic conditions, world economy was changed and also almost every single country, including Turkey, effected from 1929 Great Depression, which ruined United States economy. During Great Depression period, to reconstruct the economy, Turkey should increased import and export amounts.

 

Promoting firms to produce  standardized goods were the basic economic politics during this period. The relation between great depression and 2nd Izmir Economic Congress was about Turkey’s ignorance its clearing policy during 1929s and country’s attempt to calling the attention of foreigners. During 1981, fundamental changes took place in Turkish economic and social politics.  1980 Turkish coup d’état became the root of the decisions in 2nd Izmir Economic Congress. In Briefly, one of the coup’s most visible effects was on the economy. On the day of the coup, it was on the verge of collapse, with three digit inflation. There was large-scale unemployment, and a chronic foreign trade deficit.

 

İzmir İktisat Kongresi The economic changes between 1980 and 1983 were credited to Turgut Özal, who was the main person responsible for the economic policy by the Demirel administration since 24 January 1980. The strategic aim was to unite Turkey with the “global economy,” which big business supported, and gave Turkish companies the ability to market products and services globally.In 2nd Izmir Economic Congress main items of the agenda was about creating a realistic exchange rate regime, opening Turkish industry to foreign competition, encouraging foriegners about investing Turkey, decreasing tax ratios and also expanding floors about taxation. The lack of energy sector was also another discussion topic of this congress.

The 3rd Izmir Economic Congress  gathered between 4-7 June 1992 and its main subject was “ Turkey Towards to 21th Centruy”. In Turkey during 1990s, there were lots of tranformations could observed in social and economic conditions. Basically, the aim of this congress was creating a sustainable macroeconomic conditions, creating politics which could be used in long run and the importance about integration of politics for globalization. Following points were agreed during this congress: decreasing public deficits, achieveing economic growth without effecting inflation, improving social infrastructure and the need about free market regime & privatization.

Prime Ministry State Planing Organization was coordinate 4th Izmir Economic Congress in 2004, between 5-9 May. The main objective of this congress was about transforming Turkey to knowledge based society and having characheristics of developed countries in 21th century. Turkey tried to be a member of European Union since 1987 (full candidate status reached in 1987). For the purpose of concluding this process, in 4th Izmir Economic Congress participants also mentioned their perspective about EU membership and this was the main topic of this congress. Additionally during congress, they made strategies and offered solutions about following points: achieving high and sustainable economic growth rate, increasing competition and encouraging entrepreneurs, bring into action dynamics of regional developments, improving income distribution, struggling with poverty and targeting efficient managment among Turkey.

5th Izmir Economic Congress was gathered between September 30 to 1st of November 2013. This congress was the most crowded one of these congress series. Almost 4,409 people participated this congress including Turkey President Of Republic Abdullah Gül, Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, Minister Of Economy Deputy Prime Minister Ali Babacan and Prime Minister Of World Bank Jim Yong Kim. The main topic of this congress was “The Role of Turkey During Restructuring Period of Global Economy”.  Ruling party’s targets about 2023 was main topic which was discussed during congress. These targets were about economic growth and participants agreed in an idea which states that economic growth of Turkey must depend on growth in productivity. Secondly the quality of education services, manpower, technology must be improved and also there must me more investment to women for the purpose of healhty growth. Labor force and labor market also draw attention during congress and participants decided that government  must reform labor market. Households savings must be increased without effecting current inflation rates and credit system in banks must be strenghten immediately.

 

THE RELATION BETWEEN DELIBERATIVE COUNCIL AND IZMIR ECONOMIC CONGRESS

            Izmir Economic Congress gathered for the first time to find a solution Turkey’s ruined economic  conditions and than it continued as a tradition to discuss current economic era of Turkey considering world economies. This congress can be stated as deliberative council because participant are quite diverse and most of them represent society’s different economic areas. Such council also dominated in Japan and the difference between Turkey and Japan during this period was governmental structure.

Japan Deliberative CouncilJapan is conducted by parliamentary representative democratic monarchy  system. In parliamentary representative democratic monarchy system, where the minister of Japan is the head of government and head of cabinet that directs the executive branch. To keep a level head about country’s economic and social conditions, deliberative councel was established in Japan. There were about 200 deliberative councel (shingikai), each attached to a ministry; their members were both officials and prominent private individuals in business, education, and other fields. The shingikai played a large role in facilitating communication among those who ordinarily might not meet. Given the tendency for real negotiations in Japan to be conducted privately, the shingikai often represented a fairly advanced stage in determining policy. They are legal councels but they don’t have any authority about forcing government to consider their decisions or determinations. Izmir Economic Congress has such characteristics in Turkey. The similarity is obviously about characteristic of participants and the way of their decision making or discussion process. In 1982, deliberative councel in Japan made a significant decision about tax reform.   tax reform; a policy to limit government growth; the establishment, in 1984, of the Management and Coordination Agency to replace the Administrative Management Agency in the Office of the Prime Minister; and privatization of the state-owned railroad and telephone systems.In Turkey we cannot see such big transformation or enforcement in Izmir Economic Congress. As stated in 5th Izmir Economic Congress, decisions and discussing during congress will be implemented to Turkish economy. This sentence represent that strating from 1st congress many of those decisions could not applied to economy but as stated before Japan made this happen to use decisions made in deliberative councel.

Zor Zamanlarda İktisat IV: Avrupa, Kasvetli Bir Ekonomi

Bu yazımda 2010 yılında ekonomi bölümü öğrencisi olarak lisans öğrenimine başladığım Kadir Has Üniversitesi’nin ev sahipliğini yaptığı “Zor Zamanlarda İktisat” sempozyumundan söz edeceğim. Bu yıl IV.sü düzenlenen bu etkinlikte manşet olarak “Avrupa, Kasvetli Bir Ekonomi” cümlesi seçildi. Etkinlik programı çerçevesinde Avrupa’nın, Kapitalizmin ve iktisadın krizi, Türkiye ekonomisi,küresel krizlerden görünümler, toplumsal cinsiyetin krizden etkilenme oranları ve son olarak neo-keynesyen, marksist, liberal görüşlerle krizlerin yorumlanması bu sempozyumda konuşulan konu başlıklarını oluşturuyordu.

Üniversite bünyesinde de dersler veren Prof.Dr. John Weeks’in global ekonomi ve finans konularına değinerek başladığı konuşması, bana oturumun oldukça ilgi çekici olacağının sinyallerini veriyordu. Kapitalist sistemde finansal serbestleşmenin desteklenmesi konusunda yaygın olarak bilinen bir üretim sürecine değinen John Weeks, finansal alanda liberalleşmeyi şu şekilde katılımcılara açıklamaya çalıştı:

M  C  M : Karl Marx’ın kullanmış olduğu bu süreç zincirinin anlamı tüketim unsurunu satın almak için yapılan ödemenin, daha sonra o unsuru satarak daha yüksek miktarlarda kazanç elde edilmesini sağlıyordu. Süreç sonunda kişinin eline çokca para geçiyor ama düşük miktarda üretim yapılıyordu. Bu durum bütçe açığını tetiklerken, özel sektörün yatırımlarını zedeleyecektir. 2008 yılında ABD’de yaşanan mortgage krizi ile Avrupa’da yaşanan krizin karşılaştırmasını yapan profesörün katılımcılara aktardığı bilgiler ise şöyle:

“ABD’de meydana gelen krizin sebebi fonksiyonları çarpık ve adaletsiz finansal sistemdi. AB’de meydana gelen krizin sebebi ise parasal dengesizlikler değil, dış ticaret dengesizliklere dayanıyordu.”

Almanya’nın ticaret dengesi %0’a yakınken ülkenin ticaret fazlası diğer ülkelerin ticaret açığından çok daha fazlaydı. Bu durumun nedeni ise oldukça açıktı; Almanya’nın AB ülkelerine olan ihracatı artarken, Yunanistan gibi ülkelerin de Almanya’dan ithal ettiği bu ürünler bütçelerinde açığa sebep oluyordu. Yani birliğin içinde ticari açıdan bir kısır döngü söz konusuydu. Bölgedeki krize çözüm üretmek için görüşlerini sunan bir diğer konuşmacı Doç. Dr. Gökçer Özgür ilginç noktalara vurgu yaptı. Bilindiği gibi Euro sisteminin yapısal sorunları vardı. Bu sorunların en başında, maliye politikalarındaki farklılık geliyordu.

Euro bölgesinin ortak bir merkez bankası varken, euro kullanan ülkelerin sayısı kadar çeşitli olan maliye politikaları vardı. Bu durumda istikrarsız kararlar alınması sonucu piyasalarda dengesizlikler ortaya çıkıyordu. Ortak merkez bankasının varlığı sonucu ortak bir enflasyon hedeflemesi söz konusuyken , merkezi olmayan bir denetleme süreci vardı. İkinci sorun olarak bölgenin kurtarma planının, yani bir “B planının” yoksunluğu da şu anki krizin ciddi boyutlara taşınmasında bir etkendi. Bölgede artan borç yükü, Minskiyen bir istikrarsızlığa yol açabiliyordu.

Daha birçok sorunun sıralandığı konuşmanın, yapıcı kısmına gelince. Ne yapılmalıydı da bu krizden çıkılmalıydı?

1. Kemer sıkma politikaları uygulanabilirdi ( Blanchard, GSYH’de %47lik düşüş )  Avrupa’nın güneyinde yaşanacak bu sert bir düşüş kuzeydekileri olumsuz yönde etkileyebilir

2. Euro’dan çıkış ( Target & Bundesbank ) ( Almanya ve kuzey ülkeleri için bu durum oldukça kötü sonuçlar doğuracaktıt)

3. Mali ve finansal alanlarda birlik oluşturmak ( Eurobank )

4. Deflasyon & enflasyon ( Bütçe açığı veren ülkelerde kötü sonuçlar doğurabilir ve zaten para birimi tek olduğu için bütün AB ülkeleri bu durumdan pozitif yönlü olarak geri dönüş alamayabilir )

Sempozyum süresinde ileri sürülen görüşler arasında zıtlıklar da yer alıyordu. Örneğin John Weeks’e göre ortak bir maliye politikası oluşturmak bağımsızlığa aykırıydı. Ancak Gökçer Özgür’e göre ortak bir maliye politikası olmadan krizden çıkış pek de mümkün değildi.

Marksist kriz teorilerinin yer verildiği bölüm ise ayrıca ilgimi çekmişti. Çünkü son yıllarda dünyada yaşanan Arap Baharı, %99’luk kısımı oluşturduklarını iddia eden bir kesimin Wall Street’e karşı ayaklanması, Euro bölgesinin ekonomik problemlerle boğuşması Marksist yaklaşım ile Keynesyen teorilerle geliştirilen sistemin iyileştirilip iyileştirilemeyeceği sorusunu akıllara getiriyordu. 1857-1858 yılları arasında yaşanan kriz sonucunda Marx’ın kapitalist sistemin sonunun geldiğini düşünmesi onun yanıldığını gösterse de belki de bugün sistemin çatlakları o günlerden bu yana derinleşerek kendi kendini öğütecek.

Prof. Dr. Ahmet Tonak’ın “Marx ve kapitalizm krizleri” konulu konuşmasında ilgimi çeken bir iki cümleyi aktarmak istiyorum. Kapitalist sistemde finansal sektörün bugün önemli bir yer tuttuğu şu yüzyılda, aslında bu sistemin üretken olmayan emek gücüyle üretim yaptığı iddiası oldukça ilginç. Marx’a ve Marksistlere göre üretken olan emek gücünün aldığı maddi değerler, üretken olmayan emek gücünün elde ettiği maddi değerlerden oldukça düşük oranlarda seyrediyor. Bu durumun sistemin en zayıf yanı olduğu ve aslında finansal sektörün üretken olmayan bir sektörü temsil ettiği ve oluşan krizlerin “suçlusu” olarak bu kesimin gösterilmesinin yanlış bir çıkarım olmayacağı iddia edilmektedir.

Sempozyum süresince Kadir Has Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Resul Aydemir’in bankacılık sektöründe ticari birlik oluşturulması ile ilgili araştırmasının sunumunu, Doç. Dr. Ali Akkemik’in Çin ve Japonya ile ilgili büyüme ve kriz yorumlamalarını, sempozyum sorumlusu Doç. Dr. Özgür Orhangazi’nin ABD ekonomisinin krizi ve finansallaşması ile ilgili sunumunu dinledik. Zor zamanlarda iktisat başlıklı bu sempozyumdan fazlaca bilgi edinen bir öğrenci olarak bu etkinliğe katılım gösteremeyenlerin bir sonraki ZZİ’lere katılmasını tavsiye ediyorum.

Schumpeter’s Gale: Creative Destruction

In Grundrisse, Karl Marx stated that capitalism reshape and destroy previous economic orders and it also continuously devalues existing wealth. Devaluing existing wealth can happen with wars, economic crises, entrepreneurial activities, constructing a building or railways etc. But what is the destructive point of these activities? Joseph Schumpeter, who was an Austrian American economist, developed a concept about creative destruction, considering Karl Marx’s ideas which were stated in Grundrisse and also in Communist Manifesto. Schumpeter was interested with innovative ideas and technological innovations. Considering these two points, in 1939 he published a book called Business Cycles, which represented the starting point of creative destruction idea. Joseph Schumpeter stated this concept in his book called Capitalism, Socialism and Democracy (1942).

Considering economic growth, investments made by entrepreneurs have to increase welfare and growth within the society. But because of the capitalist system, entrepreneurs lead to disrupt growth and they also decrease the value of existing companies. Schumpeter thought that companies who produce something, it has to cause innovation within the market. In other words a company should sustain innovation and development in economy. He thought that capitalist system require non-stop productivity and innovation.

Describing the process of eliminating things in order to increase efficiency and dynamism of an institution made “creative destruction” concept popular considering neoliberal or free-market economics. Midwestern to Gulf Coast Americans built a railway which is also known as Main Line Of Mid-America was an example of creative destruction given by Joseph Schumpeter. Schumpeter (1949) in one of his examples used “the railroadization of the Middle West as it was initiated by the Illinois Central.” He wrote, “The Illinois Central not only meant very good business whilst it was built and whilst new cities were built around it and land was cultivated, but it spelled the death sentence for the [old] agriculture of the West.”

Karl Marx and Joseph Schumpeter have converged idea about capitalism. A Social geographer David Harvey stated that Marx & Schumpeter believed that capitalism has strong power about to creating something. It reinforces creativity but when it came to conclusion, they have different ideas. While Karl Marx believed that, creativity in capitalism is good but it makes self-destruction, Schumpeter believed that this destructiveness is normal and this is the cost of doing a business in capitalist system.

%99’luklardan mısınız?

Bir işgal harekatının sloganı olarak ortaya çıkan “Bizler %99’u temsil ediyoruz” cümlesi politik mesajlar içeriyordu. Ağustos 2011’de New York’lu bir eylemci olan Chris tarafından açılan bir Tumblr blog sayfası ismi olarak duyulan “Bizler %99’uz!” sloganı ABD’de ve Dünya’da büyük ses getirmişti. New York Parlamentosu’nun önünde dağıtılan el ilanları ile Amerikalıların ilgisini çekmeyi başaran harekatın içeriği ise yeni dünya düzeninin sırlarının yavaş yavaş çözülüyor olmasının sinyallerini vermekteydi.

Peki %99’u temsil etmek ne demektir?

1844’lü yıllardan bu yana gerek ünlü Alman düşünür Karl Marx’ın gerekse Frederich Engels’ın yaptığı saptamalardan da anlaşılacağı gibi, piyasanın büyük bir bölümünü emekçi sınıf idare ederken, bu idarenin meyvelerini oldukça az bir popülasyonu temsil eden burjuvalar elde ediyorlardı. New York’ta başlayan bu harekatın çıkış noktası ise 1844’lü yıllardaki durumla benzerlik gösteriyordu. New York’lu eylemcilere göre %1’lik zengin kesimin hatalarını %99’luk kesim ödüyordu ve bu haksızlık devlet tarafından görmezden geliniyordu.

Aslında bu harekatın temelleri 1765 yıllarında atılmıştı bile. 1765’de New York resmi gazetesinin editörü zengin kesimi destekleyen bir yazısında, insanların komşularının kalkınması için borç vermesinin oldukça doğal olduğunu belirtmişti.

1940 yılında ünlü İngiliz Yazar George Orwell The Daily Telegraph gazetesindeki yazısında %99’luk kesimi savunmuştu. Bunu takiben 1947 yılında yine bir İngiliz yazar olan Aldous Huxley’de aynı konuya değinmiş, %99’un destekcisi olmuştu. 1987 yılında ise SMU ekonomistlerinden biri olan Profesör Ravi Batra New York Times’ın en çok satan yazarı olmayı “%1lik zengin kesimin serveti ellerinde tuttuğunu” belirten kitabıyla konuyla ilgili farkındalık uyandıran yazarlardan biri olmuştu.

ABD’nin New York Hisse Senedi Piyasasının Merkezi olan Wall Street’in önünü günlerce işgal eden %99cular, şu günlerde sanal ortamdan yayımladıkları “Bağımsızlık Beyannamesiyle” hareketlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar.

3 Dakikada Ekonomi Tarihi

Paranın sanal bir kimliğe büründüğü şu yıllarda, gün içerisinde dünyada dolaşım içerisinde olan para miktarını saptamak oldukça zor gibi görünüyor. Durum “sanal” bir yapıya bürününce, piyasada somut olarak dolaşamayan “para”nın tarihsel gelişimini bilmeyen kimseler olaya hakim olamayıp, bilinmesi gereken mekanizmadan bir haber yatırımlar yaparak kötü sonuçlarla karşılaşıyorlar.

Ben bu yazımda ekonominin geçirdiği tarihsel süreci, ekonomi ekolleri yardımıyla oldukça kısa bir şekilde açıklayacağım.

15.yyda kağıt para kullanılmıyordu. Bu dönemde feodalitenin de etkileriyle maden bakımından zengin olan topraklarda hakimiyet kuranlar yönetimde, işçii çalıştırmakta, hayatın tadını çıkarmakta hak sahibi oluyorlardı. Altın, gümüş gibi madenlerden yapılan para ilkel piyasalarda dolaşıyor ve ihtiyaçların sağlanmasında aracı oluyordu. Ekonomi bilimi tam da bu dönemlerde “Sezgisel yaklaşımlarla” ortaya çıkıyordu ve buna merkantalist felsefe adı veriliyordu. Merkantalizm’de bulyonizm düşüncesi egemendi.

Bulyonizm değerli madenlere sahip olmanın zengiliği doğuracağı düşüncesini temsil ediyordu.

18. ve 19.yyda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinaların ortaya çıkmasıyla Avrupa’da “Sanayi Devrimi” gerçekleşti. Artık bu noktadan sonra mevcut dünya düzeni asla eski yapısına kavuşamayacak, günümüze kadar uzanan bir değişimin temsilcisi olan bu yenilik Avrupa’dan yola çıkacaktı. Sanayi devriminden olumsuz yönde etkilenenler Feodal beylikler olurken bu durumdan karlı çıkanlar, olumlu yönde etkilenenler de işçi sınıfı olmuştu. Feodaliteyle yönetilen coğrafyalarda yeterli geliri elde edemeyen hatta haksızlıklara maruz kalan işçiler kentlere göç etmiş, sanayi sektöründeki yoğun işçi gereksinimlerine çare olmuşlardı.

Bu tarihten sonra ortaya devletin kesinlikle piyasaya karışmaması gerektiğini, her arzın kendi talebini yarattığını, piyasadaki kişilerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederken ortak çıkarlara hizmet edeceğini ileri süren Klasik Ekonomi okulu savunucuları ortaya çıktı. (Adam Smith, David Richardo, Thomas Robert Malthus, John Stuart Mill, Alfred Marshall)

Ardından Klasiklerin makro ekonomik düzeydeki yaklaşımlarında katkıda bulunarak mikro ekonomik teoriler üreten Neo-Klasikler okulu ortay açıkmıştır. Bu yeni ekol, Klasiklerin tamamlayıcısı niteliğinde oluşmuştur.
Ardından Klasiklere karşı çıkan, onların görüşlerine; özellikle devletin piyasaya karışmaması gerektiği düşüncelerine karşı çıkan Keynesyen Ekonomi ekolü ortaya çıkmıştır.

Keynesyen ekonomi devlet kontrolünün piyasaları düzeltip, istikrarlı bir yapı kazanmasını sağlayacağını savunuyordu. Bu ekol Klasiklerin tamamen kaşrıtı olup Kapitalist düzenin bugünki resminin çizilmesine aracı olan düşüncenin yapı taşlarını oluşturmuştur.

Sosyalizmin yansıması olarak nitelendirebileceğimiz Karl Marx’ın kapitalist düzene karşı durarak ortaya sürdüğü ekonomik düzenin ismi ise Marksist ekonomi olarak bilinmektedir.

Ekonomilerin Gruplaşması

Ekonomilerin gruplaşması denince aklınıza nasıl bir tanım geliyor, nasıl bir durum beliriyor? Bu konuda bilgi edinmeden önce, düşününce oldukça kapalı, grup bazında birbirinden bağımsıız ama toplu olarak birbirine bağımlı ülkelerin birlik olma durumu aklıma gelirdi. Aslında yirmi kişilik bir sınıfta 5 çalışkan ve başarılı, 7 orta düzeyde başarılı, 3 vasatın iyisi, 5 tembel öğrenciden meydana gelen bir sınıf düşünürdüm. Bu 5 çalışkan öğrenci kendi aralarında birlik olup, yardımlaşıp sınıfın geri kalanından daha iyi performans göstererek farklarını ortaya koyarlar ve dolayısıyla öğretmenlerin gözünde en iyi izlenimi yaratıp bütün ayrıcalıklardan yararlanabilen, sınıfın geri kalanının üstünde yoğun etkiler bırakabilen kişilerden olurlar.

Ekonomilerin gruplaşması da bu basit mekanizmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Gruplaşan ekonomiler G7 ve G20 toplulukları olarak bilinirler. Buradaki “G” harfi grup kelimesini temsil ederken rakam ve sayı totaldeki ülkeleri temsil eder.

Haberlerde genellikle “G7 zirvesi yapıldı” “G20 acil toplantı gerçekleştirdi” gibi başlıklar altında, topluma bilgilendirmeler yapılır. Peki nedir bu G7 ve G20’nin açıklaması?

G7 ülkeleri, gayri safi milli hasılası oldukça yüksek olan devletlerin birarada bulunduğu gruptur. Bu devletler Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa ve Kanada gibi güçlü ekonomilerdir. Bu ekonomiler, dünya düzeni konusunda kararlar verirken, politikalar geliştirip piyasada etkili olmaya, mevcut kaynakların kullanımını denetlemeye, eğer varsa (ki genellikle olur) devletler arası anlaşmazlıkların negatif etkileri üzerinde düşünüp önlem almaya çalışırlar. Bütün bunlar gerçekleşirken dünyanın geri kalanı, güçlü olamayan ekonomiler bu duruma seyirci kalır.

Seyirci kalmanın tek getirisi eleştiri yapmak olmakla birlikte mevcut durum konusunda beliren hoşnutsuzluklara ses çıkaramamak diğer devletlerin tepkisini çeker. Bu nedenledir ki güçlü ekonomilerden yerine daha az güçlü olan ekonomiler seslerini duyurmak için G20 adı altında gruplaşmışlardır. G20 ülkeleri ABD, Almanya, Arjantin, Birleşik Krallık, Brezilya, Çin Halk Cumhuriyeti, Endonezya, Fransa, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Kore, Hindistan, Japonya, Türkiye, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, İtalya(AB ülkeleri) olarak sıralanır.

G20 ülkeleri arasında G7de yer alan isimler de vardır çünkü bu ülkeler kontrolü elden bırakmayıp gelişmekte olan ülkelerin piyasalarını kontrol etmek amacıyla yardımlar gerçekleştirirler. Emerging countries olarak bilinen G20 ülkeleri dünya düzeninde söz sahibi olmaya çalışarak, piyasada, politik kararlarda etkili olmayı amaçlarlar.

Ekonomilerin gruplaşması, küreselleşmenin mutlak ve yerinde bir sonucudur.

Ekonomilerin birbirine bu denli muhtaç olduğu düzende gruplaşmalar piyasayı dengelemek için ideal yöntemi temsil ederken, gelişmekte olan ekonomilerin de bu süreçte ivme kazanmasına yardımcı olmaktadırlar.