Category Archives: Success

Eyvah Mezun oluyorum, şimdi ne olacak!

Henkel İşe Alım ve Eğitim Müdürü Füsun Pars‘tan iş hayatına adım atmaya bir basamak kala faydalı bilgiler içeren makaleyi severek okudum. Yararlı bilgiler içeren, motivasyonu arttıran bu makaleyi paylaşmak istedim.. Keyifli okumalar dilerim.

 

Eyvah Mezun oluyorum, şimdi ne olacak!

Hayatımızın her döneminde çok çeşitli seçimler yapar, birçok önemli karara imza atarız. Meslek seçimi ise yaşamımızdaki en önemli kararlardan biridir ve bu seçim süreci üniversiteden mezun olduğumuzda başlamaz, üniversiteye hazırlanma sürecimizde başlar, başlamalıdır.

Mesleğinizi seçtiğinizde aslında yaşam biçiminizi, sosyal çevrenizi, gelir düzeyinizi, çalışma ortam ve koşullarınızı da seçmiş olursunuz. Tüm bunlar meslek seçiminin ne kadar önemli olduğunun kanıtıdır.

Peki üniversitede doğru tercihi yapmak, üniversitede iken iş dünyasına kendimizi hazırlayabilmek ve doğru mesleği seçmek için nelere dikkat etmeliyiz?

Araştırmak Önemlidir!

Bilgiye çok hızlı erişebildiğimiz dijital bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ hızı ile başımızı döndürse de, sorularımızın cevaplarını kolayca bulabiliyoruz. Bildiğimiz mesleklerin yanı sıra bir çok yeni iş alanları da doğuyor. Tüm bu yeni meslekleri araştırıp farkında olmak, gerekliliklerini ve çalışma alanlarını bilmek sizi genelden farklılaştıracak ve farkındalığınızı arttıracaktır. Tüm bu araştırmalara üniversite sınavına girmeden önce başlamak ve üniversite yaşamı boyunca devam etmek çok faydalı olacaktır.

Eğilimlerinizin Farkında Olun! Kendinizi Tanıyın!

Üniversitedeki sınıf arkadaşlarınızı gözlemleyin. Birlikte vakit geçirmekten keyif aldığınız ve pek çok konuda benzer olduğunuzu düşündüğünüz arkadaşlarınızın ve sizin çok farklı karakteristik özelliklere sahip olduğunuzu fark edeceksiniz. Kiminiz bilgisayar karşısında saatlerce vakit geçirmekten hoşlanıyor, kiminiz ise outdoor aktivitelerden… Kiminiz rakamlarla çalışmaktan, kiminiz ise insanlar ile bir arada olmaktan keyif alıyor.

Now What?Yetenek, ilgi ve isteklerinizin farkında olun. Kendinize :

  • Ne olmak ve yapmak istiyorum?
  • Rol modeli olarak kimi almalıyım?
  • Hedeflerim neler?
  • Hedeflerime ulaşmak için nasıl plan yapmalıyım?
  • Nasıl bir yaşam tarzını hedefliyorum?

Sorularını sorun. Bu sorulara verdiğiniz cevaplar sizin kariyer hedefinizin şekillenmesini sağlayacaktır. Mutlaka bir eylem planınız olsun.

Staj ve Part-Time Çalışma Olanaklarını Değerlendirin!

Tecrübe edinmeden hangi meslekten keyif alacağınızdan emin olamamak çok doğaldır. Pek çok genç sadece çevresinden duyduğu ve çok bilinen ve kendisine gerçekten uygun olup olmadığını bilmediği mesleklere yönelerek mutsuz olabiliyor. Belki de genel eğilimler dolayısı ile kendinize hiç uygun olmayan bir mesleğin peşinden bilinçsizce gidiyorsunuzdur. Yazın ya da kış döneminde part-time çalışma ve staj olanaklarını araştırın. Böylelikle, hem iş dünyasına bir adım atmış olursunuz, hem de hangi bölümde çalışmanın size daha fazla keyif vereceğinden emin olursunuz. Mümkün ise farklı bölümlerde staj ve part-time olanaklarını değerlendirin. Bir firmada staja başladıysanız, staj yaptığınız bölümün dışında merak ettiğiniz diğer bölümlerin yöneticileri ile de temas kurma ve onlardan bilgi edinme gayretiniz olsun.

Üniversite Kulüplerinde ve Kariyer Merkezlerinde Aktif Görevlerde Bulunun!

Bundan 10 yıl öncesine kıyasla üniversiteler, çok değerli öğretim üyelerimizin katkıları ve inançlı çabaları ile İş Dünyası ile daha yakın işbirliği içindeler.

Bu organizasyonlarda aktif rol aldığınızda, iş dünyasından pek çok yönetici ile bir araya gelme, onların tecrübelerinden faydalanma imkanı bulur, iş alanları ve meslekler ile ilgili bilgi edinirsiniz. Üniversiteden mezun olup iş görüşmelerine gittiğinizde kulüp aktivitelerindeki aktif çalışmalarınız fark yaratmanızı sağlayacaktır.

Vizyonunuzu Belirleyin!

Size özgü, yaşam felsefeniz ile uyumlu, yaşamınızın anlamını yaşamanızı destekleyecek, gelecekteki hayallerinizi, projelerinizi gerçekleştirmenizi

sağlayacak hedef ve ideallerinizi belirleyin. İş hayatımız yaşamımızın çok büyük bir bölümünü kapsadığından kariyer vizyonunuz ile yaşam felsefeniz arasında bir anlam köprüsü olmalıdır. Yaşam felsefeniz ile anlam ilişkisi olmayan bir kariyer sizi ancak mutsuz edecektir.

Enerji Seviyesi…

İçinizde fırtınalar kopuyor olabilir, pek çok projeniz ve hedefinizi kendi içinizde yaşıyor olabilirsiniz. Bunun dışarıdan da algılanmasını sağlayın. Bunu sizden başka biri sizin için yapamaz. Hedefleri konusunda ne kadar istekli ve kararlı olduklarını, hedeflerinin peşinde gittiklerini gösteren, kendileri için yüksek hedefler koyup, sonuç odaklı davranan ve hayallerinin peşinden giden kişiler her zaman bir adım önde olurlar, fark edilirler ve başarırlar.

İnsiyatif Alabilmek…

Gerektiğinde kendi başınıza kararlar ve hesaplanmış riskler almak konusunda cesur olun. Bilgi ve beceri düzeyinize yatırım yaptığınız sürece insiyatif alabilmeniz daha da kolaylaşacaktır. İnsiyatif alabilmek zaman içerisinde kendinize güveninizi daha da arttıracaktır. Reaktif olmak yerine proaktif olmayı seçin; problemlerin parçası değil, çözümlerin parçası olmaya çalışın. Üniversitede bir projede grup çalışmasında da yer alsanız, iş hayatında bir projenin içinde de olsanız, size bir görev verildi ise onu sahiplenin, ucundan tutmayın. Gerek öğrencilik yıllarında, gerekse iş yaşamında bizlere bazılarını çok severek, bazılarını ise gönülsüzce yapacağımız pek çok görev düşer. Unutmayın, her iş bize bir şeyler öğretir, değer katar. İşi sahiplendiğimizde mutsuz olabilme olasılığımızı da azaltırız. Rutin gibi görünen bazı görevlerde dahi fark yaratabilmenin bir yolu vardır. Bir işi daha verimli ve farklı nasıl yapabilirim diye düşünmek her zaman ilkeniz olsun!

Zorlukları Öğrenme Olanakları Görün…

İş ve öğrencilik yaşamında her zaman işler istediğimiz gibi gitmeyebilir. Bazen yenilgilerimiz ve başarısızlıklarımız da olur. Bu başarısızlıkların kendinize güveninizi zedelemesine izin vermek yerine, gelişim alanlarınızın farkına varmanızı sağlayan olanaklar olarak görmeye çalışın. Aynı zorluklar ile yeniden karşılaştığınızda güçlendiğinizi fark edersiniz.

Yaşam Boyu Öğrenmek…

Kariyer yaşamınızın en başında da olsanız, sonlarına da yaklaşsanız, iş dünyası sürekli bir değişim içinde. Bu değişime ayak uydurabilen ve kendisini hızlıca yeniliklere uydurabilenler fark yaratıyor ve diğerlerine göre daha hızlı ilerliyorlar. Aynı zamanda yine bu kişiler çalıştıkları şirketi daha ileriye daha verimli bir biçimde taşıyabiliyorlar. Değişime direnç göstermek ve eleştirmek yerine, bu değişimin içindeki tehditlerin vez fırsatların farkında olun. “Sürekli Öğrenme ve Gelişim” ilkeniz olsun.

 

Hayat sizin ve onu nasıl şekillendirebileceğiniz ancak sizin elinizde!

Unutmayın, mutlu hissediyorsanız başarılısınızdır.

Başarılı olma kriteriniz MUTLU OLMAK, KEYİF ALMAK olsun.

Herkesin keyif aldığı, mutlu bir kariyer yaşamının olmasını dilerim.

A Professional SUCCESS Guide

Unlimit Yourself by Mumin SekmanYou may be a manager, a new graduate, a retaired guy, a mother or a student. These adjectives and titles are not an excuse about having a trouble in daily or professional life. A manager could be unsuccessful about getting promoted or a mother could be unhappy about her marriage or daily life. In such delicate conditions that every single person lives them really frequently, they try to find a key point to resolve their problem or change their behavior.

As a student, during my preparation period to university exam, I felt so miserable about motivating myself and setting an attainable goal. During that period, no psychologist or any friends would be a “cure” for me. But instead of using my network to make myself more confident about such hard period, I found a book which was written by Mumin Sekman and it was all about coping with such stressful conditions.

I started to read that and I found myself in a different kind of world which was include; encouragement, desire, tenacity and key points about creating an internal discipline. His book inspired me and I read it, almost three times. He was familiar the period that Iived and he knew how to touch the condition with his really nonsuppressed expression.

In Turkey most of the population stick to their current condition and don’t know that they have enough and required power to change the situtation!

To do that like me most of my friends prefer to go a psychologist and they always say that “I’m not happy. My life’s current conditions are not satisfying me. Help me!”. Sometimes we feel desperate, and we cannot see availabe opportunities about changing our life. In such critical point thousands of people read a book again written by Mumin Sekman and which was called “Unlimit Yourself”. Almost everyone think that this book is kind of “magic book”. After finishing this book, it’s easy to throw away everthing that limit your happiness or success.

Additionally there was a book about laziness which was again written by Mumin Sekman. Tens of times my friends talked about this book and they told me the degree of its inspiration on them. I though that “What does make Mumin Sekman’s books so popular and effective?”. I determine a few key points that make him special about “success”.

Here they are:

• He lived every single detail that most of us faced with during rough times
• Language that he used is so simple to understand the basic idea and also he wrote funny examples to make reader optimistic about the situation
• He had really interesting “success story”. He read in a university which is still the most reputable and blinding college in Turkey. And also he graduated from department of law but he is a writer right now!
• He is not writing “you can do it!” sentences; instead of that he is writing about “they did it, here how they completed the task”. You can read a story which is familiar to yours.

Success is a special topic and instead of listening those people who is telling you that you must do task 1, task 2 and task 3 and than you will see that you will reach you goal, you must focus on yourself and create a “business plan about you!”. During this period Mumin Sekman will be the best guide for you.

Hedeflerinle Başbaşa Mısın?

Yaşam koyduğunuz hedeflere ulaşabilme ümidinizi koruduğunuz kadar anlamlı oluyor bazen.

Sevgiden yada huzurdan elinizi, eteğinizi çekmiş olduğunuz dönemlerde, amaçlarınız uğruna döktüğünüz terdir sizi ellerinizden tutup göklere çıkaran. Yani eylemlerinize olan inancınız ve “yapabilirim!” diye haykırma cesaretiniz kasıp kavurur bulunduğunuz coğrafyayı ve elbette azminizdir sizi parlak bir yıldız yapacak olan.

Ancak yalnızca başarabilmek midir sizi mutlu kılan yoksa hedefinize giderken yaşadıklarınız mı başarı serüveninize değer katan? Bence hikayenizi yazarken ellerinizi kirlettiğiniz kadar paha biçilir işinize yada vazgeçtikleriniz kadardır sevgisiz ve huzursuz geçen sürenin kıymeti. Yapayalnız olduğunuzu hissettiğiniz ve hayatınızın dönüm noktası olduğunu düşündüğünüz dönemleri hayal edin. Ne kadar da yalnız ve bencil, ne kadar da hırslı ve istikrarlı olduğunuzu düşleyin. Böyle dönemlerde çıkar insanın karşısına “keşke şimdi şöyle bir fırsata sahip olabilseydim” cümlesini destekleyen mucizevi tesadüfler. Aslında mucizedir içinizdeki azmin ve isteğin çekim gücü sizi sürprizlere, tesadüflere iten.

Alman edebiyatçı ve politikacı Johann Wolfgang von Goethe, insanın istek ve arzuları doğrultusunda harekete geçmesine eşlik eden olaylar zincirini şu cümlelerle açıklamış.

“Kişi kendini adayana kadar geri çekilme olasılığını içeren kararsızlık hüküm sürer. Bu her zaman verimsizliğe yol açar, girişimciliği ve yaratıcılığı olumsuz yönde etkiler. Temel bir gerçek vardır ki, bunun yadsınması sayısız düşünceyi ve harika planı öldürür; kişi kendini bir amaca adadığında, evren onunla işbirliği yapar. Başka her türlü asla oluşmayacak güçler ortaya çıkarak kişiye yardım eder. Kişinin verdiği karar sonucunda kendini destekleyen bir olaylar zinciri gerçekleşir; aklının ucundan bile geçmeyen her türlü beklenmedik olay ve yardımla karşılaşır. Düşleyeceğiniz her şey için yola koyulabilirsiniz. Yüreklilik, içinde zekayı, gücü ve büyüyü barındırır. Hemen başlayın!”

Sizi heyecanlandıran hayallerinize ve hedeflerinize ulaşmaya çalıştığınızda yalnız olduğunuzu asla düşünmeyin. Çünkü karşınıza çıkan her fırsat ne bir tesadüf ne de bir şans unsuru. Bu fırsatlar sizin hedefe yada hayallere bağlanmanızın sonucunda gelişen bir oluşumdur.

Omuzlarındakiler

Dingin denizlerde seyir halinde olan gemilerin kaptanları rahattır. Hava açık, rota belli, dümen kontrol altında.. Yapılması gereken tek şey dümeni kontrol altında tutmak. Mürettebat kontrol edilebilir ve belki bir süreliğine de olsa dümen bir başkasına kısa süreliğine teslim dahi edilebilir. Rahatlığı veren dingin denizdir, gidilecek yer tek bir hedeftedir. Fırtınalarla boğuşan bir kaptana ise her yönden darbeler gelir. Dalgalar, rüzgar.. Dümeni kontrol altında tutayım derken, güverte dalgalardan nasibini alabilir. Güverteye zarar gelmesin derken, mürettebat görevlerini yerine getirmiyor olabilir. Kontrol altında olmayan birçok etken sizi zor durumda bırakabilir.

Dingin denizde rahat, dalgalı denizde panik halinde bir kaptan.. Oldukça basit bu iki örnek, günlük hayatta sizi zorluklara sürükleyen, “neden yapamıyorum hala” demenize neden olan yegane sebebin ve belki sebepler silsilesinin sıradan halini temsil etmekte. “Yapamıyorum” dediğiniz zaman durupp bir düşünün, bir koltukta kaç karpuz taşımaya çalışıyorsunuz? Kapasitenizi aşan olaylarla neden başetmeye çalışıyorsunuz? Böyle durumlarla karşılaştığımda ünlü aktör Al Pacino’nun yer aldığı “Kadın Kokusu” isimli filmdeki bir replik aklıma geliyor.. “Araba senin yüzünden ağır çekiyor evlat. Çünkü Dünya’nınn yükünü omuzlarında taşıyorsun”. Bu cümle oldukça başarılı bir lise öğrencisine söylenmişti filmde..

Hedef bul, odaklan! Bu cümle aslında sihirli.. Gerçekten. Zamanınızın büyük bir bölümünü harcamanız gereksede bu cümleyi yanıtlamaya bakın. Çünkü hedef belirlemek için zaman harcamadığınız anlarda “su testisi su yolunda kırılır” mantığıyla hareket ederseniz belki yüzlerce günü yalnızca “nedir benim hedefim” diye düşünmediğiniz bir iki gün yüzünden çöpe atmış olabilirsiniz.

Ünlü deneme ustası Michel De Montaigne’nin bir sözüyle bitiriyorum: Ne çılgınlık ne de aptallık üretirler bu çalkantı içinde. Hiçbir sağlam amaca sahip olmayan ruh, yönünü yitirir; zira, denildiği gibi, her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır.

İste-İnan-Çalış: Başar !

Ses getirmek için, dikkat çekmek için ya da daha mutlu olmak için bir adım ilerlemeniz gerektiğini düşündüğünüzde ne yapıyorsunuz? Aklınızdan ne gibi düşünceler geçiyor? Genellikle itici bir güç “yapabilirim!” derken, istikrar mekanizmanız “sürdürülebilir olmayacak, boşuna çaba gösterme” der.

Sosyal medyada tanıdığınız yada hiç tanışık olmadığınız kimseler gün boyu “olmak istedikleri” ancak “olmaya cesaret edemedikleri” ya da “olmaları kendilerine pek de yakışmayacak” karakterlere bürünürler. Kimisi kendini entellektüel göstermeye çalışırken, kimisi olmak istediği kişiyi taklit eder Ben bu tip insanları başarma kapasitesi olan ancak sürdürülebilir politikalar geliştiremeyecek kişiler olarak görüyorum.

Amaçlar önce istekle, sonra inançla ve ardından “en önemlisi” çalışmayla ürünlere dönüşürler. Ancak istek, inanç ve çalışma bir süreç olup süreklilik göstermediği takdirdeörneğin sosyal medyada, kullanıcıların internet sayfalarını süsleyen cümlelere, fotoğraflara, haberlere dönüşüverirler (hayali ürünlere).

Amaca ulaşmak konusunda inancın gücüne büyük önem veren yazar Claude Bristol “İnanmanın sihri” isimli kitabında, tecrübelerinden yola çıkarak okuyucuya adeta “sende yapabilirsin, yeterki inan!” mesajını veriyor.

Birinci Dünya Savaşı sırasında yazar, zorlu bir dönemden gecerken yaşadığı bir tecrübeyi okuyucuya şöyle aktarıyor:

“When Bristol was a soldier in World War One, there was a period in which he had no pay and couldn’t even afford cigarettes. He made up his mind that when he got back to civilian life “he would have a lot of money”. In his mind this was a decision, not a wish.”

Bristol’un seçimi savaş süresince yaşadığı zor anların ardından çok para kazanmak oldu. Bu bir seçimdi, asla bir istek olmakla sınırlı kalmadı. Claude Bristol’un istikrarlı tavırları, disiplinli çalışma temposu ve en önemlisi seçimine inanması şu an bizim onun hayat tecrübesinden haberdar olmamızı sağlıyor. Kim bilir belki istikrarlı olmak, yoğun çalışmak şu an bilgisayar başında olan size ya da benim hikayemi bir başkasının okumasıyla ödüllendirilebilir.

Eğer istemek konusunda başarılı, inanmak konusunda vasat ve çalışmak konusunda oldukça başarısızsanız, başınızdan Birinci Dünya Savaşında asker olmak gibi felaket geçmediyse yani itici bir gücün eksikliğini yaşıyorsanız o halde ünlü bilim adamlarının, yazarların birkaç sözünü zihninize kazıyıni bir kağıta yazın cüzdanınıza, cep telefonunuza, bilgisayarlarınızın bir köşesine iliştirin.

Benim ilham kaynağım dahi bilim insanı Albert Einstein..

Yazımı onun birkaç sözüyle sonlandırmak istiyorum.

Dehanın 10’da 1’i yetenek 10’da 9’u da çalışmaktır.

Ancak başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır.

Çok zeki olduğumdan değil, sadece sorunların üstünde daha çok duruyorum.

Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.

Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.

Yolculuk etmeyi seviyorum ama varmaktan nefret ederim.

Eğer ne yaptığımızı biliyor olsaydık, buna araştırma denmezdi öyle değilmi?

3. Dünya savaşında hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya savaşında taş ve sopalar olacağını biliyorum.

Sadece iki şey sınırsızdır, evren ve insanoğlunun ahmaklığı, ilkinden o kadar da emin değilim.

Neden beni hiç kimse anlamıyor, ama herkes beni seviyor?

Dünyanın Kainat’taki biricik meskûn yer olduğunu farz etmek bile düpedüz cehalettir. Yetkili kişileri – uçan daireler yoktur – iddiasına sürükleyen tabii bir korku veya beşeri bir kibir ve azamettir…

Görelilik kuramım başarıyla kanıtlanırsa Almanya benim bir Alman olduğumu iddia edecek. Fransa ise dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Kuramım gerçek dışı çıktığında ise, Fransa bir Alman olduğumu söyleyecek. Almanya ise bir Yahudi olduğumu açıklayacaktır.

(İSTEK-İNANÇ-ÇALIŞMA)XSÜRDÜRÜLEBİLİRLİK=MUTLULUK veya OLMAK İSTEDİĞİNİZ İNSAN

Kazan ya da Kaybet !

Ahlak felsefesinin içerisinde öyle iki alt başlık var ki, onlar insanların kişilik özelliklerini ve kariyer eğilimlerini belirlemede önemli birer etkeni oluşturuyorlar. Bahsettiğim iki başlık şöyle: karakter etiği ve kişilik etiği. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce baskın olan karakter etiği genellikle bir başkasının zararını gözetmeden davranmayı ve bencillikten uzak durmayı içeriyordu. Ancak söz konusu savaştan sonra karakter etiği yerini kişilik etiğine bırakarak bencilliği kaptalist sistemin vazgeçilmez unsuru haline getirdi.

Peki bencil olmak sosyal hayatta, iş yaşamında verimli sonuçlar doğurur mu? Stephen R.Covey’in “Etkili insanların 7 alışkanlığı” isimli kitabında sözünü ettiği bir kosept var. Bu konsepte göre bizler:

“Kazan-Kaybet, Kaybet-Kaybet, Kazan-Kazan, Kazan” düşüncesine göre yaşıyoruz.

Başlıklarına göre yaşıyoruz ve bence bu kavramların varlığı tamamen kişilik etiği ile karakter etiğinin kesişiminden dolayı ortaya çıkıyor.

Peki nedir kazan-kazan? Bu kavramların açıklaması oldukça basit. Eğer siz kazandıysanız karşınızdaki de kazanmış olmalı. Ben bunu üretim sektörüyle özdeşletiriyorum biraz. Çeşitli firmaların doğa dostu olduklarını belirten ve bu durumu destekleyen çeşitli çalışmaları var. Örneğin sürdürülebilirlik çalışmaları bence tamamen doğa dostu bir çalışma olmakla birlikte hem üreticinin müşteri kazanmasını hem de doğayı koruyarak çevresel farkındalığın kazanılmasını sağlıyor.

Peki nedir kaybet-kazan? Konseptler içerisinde en hşuma gitmeyen ancak yaygınolarak görülen ikilidir kaybet-kazan. Rekabetçi piyasalarda düşük fiyatı veren firma müşteri kazanırken, fiyatını düşürmeyen rakipler alıcısını kaybeder.

Bu durum iş yaşamında çok da acımasız karşılanmamalıdır ancak bireyler arası günlük ilişkilerde “ben kazanayım ama sen de kaybet ki zaferimin tadına varayım” düşüncesi zehirlidir.

İletişimi verimsiz, insanı da kırıcı kılar.

Çocuk, Ebeveyn, Yetişkin

Psikoloji alanında okuyorsanız “ego-süper ego,id” üçlüsünün hakim olduğu davranışlarınızın sonuçlarını yorumlamanız mümkündür. Ancak ben bu denli teknik terimlerden bahsetmek yerine geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde katılmış olduğum “Hayatının direksiyonuna geç!” isimli etkinlikten yola çıkarak söz konusu üçlünün dah abasit boyutlarla irdelenmesi konusuna değineceğim. Koç Holding sponsorluğunda Kemal İslamoğlu isimli konuşmacının gerçekleştirmiş olduğu etkinlikte hepimizin aşina olduğu dönemlerden yola çıkarak hayatımızın “direksiyonuna” geçmeye çalıştık!

Çocuk-Yetişkin ve Ebeveyn üçlüsünün başını çektiği direksiyon mekanizmasında hangi yöne gidiyoruz? Arzu ettiğimiz yön mü şu an gidiyor olduğumuz yoksa başkalarının komutlarına uyarak mı haritamızı çiziyoruz?

Eğer eleştirmekten hoşlanıyorsanız ve gün boyu karşınızdakini dinlemeden, kendi değer yargılarınıza göre kişileri eleştiriyorsanız o zaman “ebeveyn” psikolojisinin esiri olma yolunda hızla ilerliyorsunuz demektir. Ama belki de durumları alaya alıyorsunuzdur ve ne olacak ki zaten oyun gibi bir yapıya sahip değil mi hayat diyorsunuzdur. O zaman yaramaz bir haberin sinyallerini duyma vaktiniz gelmiş demektir: Müjde! Çocuk psikolojisinin etkisi altına girmiş bulunuyorsunuz.

Eğer hayatın her alanında;içsel yolculuğunuzda, eğitim hayatınızda, ikili ilişkilerinizde, iş yaşamınızda başarıya ve huzura ulaşmak istiyorsanız ne çok “çocuk” ne de çok “ebeveyn” psikolojisinde yaşamanız gerekmiyor. Bildiğiniz üzere yetişkinlik, çocuklukla ebeveyn psikolojisinin harmanlanmış halini temsil etmektedir. Olaylar karşısında segileyeceğiniz tavır, geçmiş tecrübelerinize ya da olacakları önceden kestirebilme yeteneğinize göre şekillenir. Tam da bu noktada olgun bir tavırla “ben yetişkinim” demenizde hiçbir sakınca yoktur.

Sizi fazla yıpratmayacak, aynı zamanda sosyal yaşamınızı da olumlu yönde etkileyecek davranış methodlarını sergileyebilmeyi alışkanlık haline getirmeniz gerekiyor. Öncelikle klasik bir ebeveyn tavrı olan “ben sana söylemiştim, eğer beni dinlemiş olsaydın böyle olmazdı, sen zaten hep aynı şeyi yapıyorsun” gibi cümleleri sarfetmeniz empati kurmakla ilgisi dahi olmayıp yapıcı sonuçların doğmasına sebebiyet veremeyecek düzeyde yanlış cümleler silsilesidir.

Eğer sürekli eleştiri yapıyorsanız ve yapmış olduğunuz eleştirileri “eğer ben onun yerinde olsaydım ne yapardım?”sorusundan uzak akıl yürütmelerle gerçekleşiyorsanız yanlış yoldasınız demektir.
Size verilmiş olan sorumluluğu bir çocuk edasıyla yerine getirmeye çalışmanız da en az ebeveyn davranışı kadar olumsuz sonuçlar doğuracaktır. (Meydana gelebilecek durumların “sorumluluğu yerine getirememiş olma” durumuyla kısıtlayamayız )

Yaşanan olaylar karşısında yapıcı sonuçlar almak istiyorsanız sergilemeniz gereken tavır şöyle olmalıdır:

1. Öncelikle “empati” yapabilmek konusunda usta olmanız gerekiyor!

Günlük yaşamda başınıza gelen talihsiz bir olayı bil değerlendirirken yargılama yapmadan önce olaya sebebiyet veren kişiye “belki de niyeti kötü değildi!” cümlesi çerçevesinden bakabiliyor olmanız olayın gidişatını değiştirecektir.
İş, aile, okul ya da aşk yaşamında bile ikili ilişkilerde meydana gelebilecek küçük çatlakların arasını deşmektense “empati” kurarak meydana gelen boşlukları doldurabilmek aslında hiç de zor değildir.


2. Tecrübelerinizden yararlanın

Talihsiz olayların meydana gelme olasılığını daha önceki tecrübelerinizden yola çıkarak bu gün saptama olanağınız var!
Eğer daha önce sözüne sadık olmayan bir arkadaşınıza borç verip daha sonra borcunuzu alamadıysanız, “sözünün eri olmayan insan profilini” az çok çözümlemiş olmanız beklenir. Bu çözümleme size ders olacak ve ilerde aynı zor durumları yaşamanız olasılığını düşürecektir!

Yıkıcı hükümleri doğuranlar çoğunlukla yanlış yerde ve yanlış zamanda sergilediğiniz ebeveyn & çocuk davranışlarıdır. Ancak yapıcı sonuçları genellikle yerinde ve zamanında sergilediğiniz yetişkin davranışı pozisyonunda elde edebilirsiniz.

Stratejik Rekabet için Yeni Alanlar ve Koşullar

Öğrenmiş olduğum disiplinlerin üstüne farklı bir disiplin ekleyebilir miyim? Fütürizmin kazanımlarından birisi bu soruya yanıt verebilmenizi sağlamaktır.

Söz konusu disiplinler üniversitelerde, sosyal yaşamda, aile içerisinde size aşılanan gelenek, kültür ve görüşlerin düşünsel yolculukla, araştırmayla yeni

disiplinlere dönüşmesi durumunda değişen kavramları temsil eder.

Bundan sonraki Cumartesi yazılarımda Fütürizm Okulu konuklarından söz edeceğim ve bu nedenle öncelikle Fütürizm’in ne olduğu konusunda bilgi vererek

ilerlemek istiyorum. Fütürizm İtalya’da ortaya çıkmış bir sanat akımı olmakla birlikte benim gibi günümüz “fütüristleri” sanat akımından bağımsız olarak bu

konuyla ilgilenmektedirler. Fütürizmle birlikte mevcut sosyal, politik, ekonomik olguların gelecekte teknolojideki gelişmelerle ne gibi boyutlara taşınabileceğini

“uzgörmeyi” amaçlayan bir kavram haline gelmiştir. Meydana gelecek olguların pozitif ya da negatif olabilme olasılıklarını teknolojik, bilimsel temellere

dayandıran fütüristler insanlık için olumlu gelecek modelleri tasarlamaya çalışıyorlar.

Üniversitemde 2.dönemini gerçekleştiren Fütüristler Derneği’nin “Fütürizm Okulu” 18 Şubat 2012’de başladı. Konuşmacı IBM Genel Müdürü Eray Yüksek’ti.

IBM’in geçmişinden, günümüzdeki halinden ve gelecek uzgörülerinden söz eden Eray Yüksek başarının,rakamların getirdiği körlük durumundan kaçınılması

gerektiğini belirterek ilk derse başladı. 1992 yılında IBM piyasanın gerektirdiklerini yapamamış, önceki yıllarda geleceği planlamamış ve yok olma noktasına

gelmişti. Bu dönemde yapılması gereken hamle “Stratejik değişiklikler” gerçekleştirmek ve şirketi olumsuz bir gelecekten kurtarmak oldu.

“On Demand Strategy” ile geleceği kestirmeye çalışan IBM müşterilerine uygun iş modelleri geliştirmek için çalışmalar yapmaya başladı.

“Yani yapılan çalışmaların getirdiği başarılar sürekliliği sağlamanız için yeterli değildir. Sürekli başarı için geleceğe bu günden adapte olmanız kaçınılmaz hamledir!”

IBM gibi firmalar genel olarak yazılımda kar ederken “On Demand Strategy” ile donanımda kar etmeye başladılar.

Tek tip insan modeliyle çalışan şirketler tek tip ürünler ortaya çıkarırlar ve bunun sonucu olarak da değişmeyen ürünler, gelişmeyen ya da sıradan pazarlama

stratejileriyle ayakta kalmaya çalışırlar. IBM tek tip insan modelleriyle ilerlemeye çalışmanın imkansız olduğu biliyordu. Eray Yüksek birlikte çalıştığı takımının

tek tip insan modelinden uzak olduğu belirtti. Takım arkadaşları biri aynı zamanda hakem olan bir bankacıdan ( hakem olması nedeniyle ne zaman işi hangi

noktada durduracağını biliyordu ) ,her Perşembe ingiltere’de bütün dinleri bir araya getiren bir koronun şefi olan Teknoloji mühendisinden, Fasilitörden,

Sosyologdan ve Finanscıdan oluşan renkli bir gruptu. Bu demek olmuyor ki tek bir işe odaklanmak yanlıştır birçok iş yapılmalıdır.

Söz konusu durum “İ” tipi insanla değil “T” tipi insanla geleceğin şekillenebileceği, verimli işler yapılabileceği gerçeğidir. “İ” tipi insanlar tek bir disiplini benimseyen ve dikine giden

kişileri temsil eder. Ancak “T” tipi insanlar derinlemesine birşeyleri bilirken aynı zamanda sanat, bilim, felsefe gibi konularla da ilgilenen kişilerdir.

“Yani takım arkadaşlığı önemli ancak takımın rengi çok daha önemli. Herkesin tek bir alanda uzmanlaştığı bir takımdan başarılı bir çalışma çıkabilir ancak

çeşitli disiplinleri benimseyen kişilerin oluşturduğu takımlardan geleceği değiştirebilecek başarıda çalışmalar çıkar.”

Ekonomi alanındaki gerilemeler ya da gelişmeler ülkelerin refah düzeylerini, yaratıcılık eğilimlerini ve “geleceklerini” etkiliyor.

Gelişmiş ülkelerde ortalama ömür uzunluğu gittikçe artarken bu durum gelirle de bağlantılı olarak gelişiyor.

Söz konusu durumda “fütürizm” ne gibi uzgörülerde bulunuyor?

Öncelikle gelecek konusunda yorum yapabilmek için geçmiş verilerden yardım alınması çıkarılacak sonuçların ayaklarının yere basabilmesini sağlayacaktır.

Bu konuyla ilgili olarak izlenmesi gereken oldukça eğlenceli, değişik ve aynı zamanda ilgi çekici bir video var.

Hans Rosling’in yorumladığı videoda Dünya ülkelerinin 200 yılda gelir ve ortalama yaşam süreleri konusunda ne gibi gelişmeler yaşadığını görebilirsiniz.

2009 yılındaki datalarla sona eren videodaki bilgilerin ve grafiğin üst sıralar taşınabilecek diğer noktaların(ülkelerin) kaderinin bizim elimizde olduğunu gözler önüne seriyor.

1948 yılında savaşın sona ermesiyle birlikte rahatlayan kimi ekonomiler daha sonraki yıllarda geride kalan diğer ülkeleri de grafiği sağ üst tarafına çekiyorlar.

VİDEO İÇİN LÜTFEN BURAYA TIKLAYIN

Bir söylem vardır: 6 kişiyle bağlantı kurarak hedeflediğiniz kişiye ulaşabilirsiniz. Bu konuda da görüşlerini Fütürizm Okulu öğrencilerine aktaran Eray Yüksek

network oluşturmanın önemini açıkladı. Oluşturduğunuz networkle birlikte doğru zamanda, doğru kişiyle bağlantı kurmanız halinde hedefelediğiniz kişye

ulaşmanın hiç de zor olmadığını belirtti. Kimsenin ulaşılmaz olmadığı günümüzde sosyal medyadan bile kimilerine yüzyüze görüşmeden dahi ulaşabiliyoruz artık.

Geleceği şekillendirebilmeniz için başarılı olmanız gerekmektedir. Her alanda değil de tek bir alanda uzman olan ve aynı zamanda çeşitli alanlarda uzmanlık

seviyesinde olmasa da fikir sahibi olabilmek başaırlı bir fütüristin temel yapı taşlarını oluşturabilir.

Başarılı olmak için ne gibi özelliklere sahip olunması gerektiğine değinen Eray Yüksek bunu 5 maddeye indirgeyerek bizlere aktardı.

1) Başarılı olmak istiyorsanız: Değişime açık olmalısınız

2) Başarılı olmak istiyorsanız: Beklentinin ötesinde yaratıcı olmalısınız

3) Başarılı olmak isityorsanız: Yerel pazarın ötesini hedeflemelisiniz

4) Başarılı olmak istiyorsanız: Sıradışı olmalısınız (rahatsız edici, çok da beğenilmeyen)

5) Başarılı olmak istiyorsanız: Çevre ve topluma saygılı olmalısınız

Dersin başlangıcında küresel ısınmadan ve 4 elementten bahsedilirken çevreye ve topluma pozitif etkisi olabilecek gelişmelerin öncüsü olmanın gerekliliğine

de yer verilmişti. Doğru bildiklerinizin ğeşinden giderken, onları savunurken her şeyin insanla başladığını, insanı etkilediğini ve insanla sona erdiği gerçeğini

kabullenmenin ve göz önünde bulundurulmasının gerekliliği asla unutulmamalıdır. Bu nedenle çevre ve topluma saygılı olmayanlar varlıklarını

sürdüremeyeceklerdir.

IBM’in gelecek öngörülerine gelince..

Söz konusu öngörüleri beş adımda sıralayabiliriz.

Bunlar:

1) Güvenliği sağlamak biometrik özelliklerle mümkün olabilecek

2) Günlük hayatı kolaylaştırmak mobil cihazlarla mümkün olabilecek

3) Her sorunun yanıtını veri analiziyle bulmak mümkün olabilecek

4) Enerji üretmek yürürken mümkün olabilecek

5) Dijital aygıtları yönetmek beyin dalgalarıyla mümkün olabilecek

Steve Jobs: Çocukluk Yılları

“Evrende iz bırakanların” evrenle buluşma süreçleri de bir o kadar ilgi çekici olmalı. Sıradan bir bireyin yaşam tarzına aykırı yaşamalı, zorluklarla karşılaşmalı

ve bu zorluklar karşısında güçlü durmalı, durumları benimsemek yerine, çabalayarak durumlara yeni bir boyut kazandırmalı. Bunu yapmış ve gerçekten de

“evrende bir iz bırakıp” gitmiş olan bir dahiden söz edebiliriz. Şüphesiz söz konusu özellikler akıllara Apple’ın CEOsu olan Steve Jobs’u getiriyor. Dahinin

hayatını şekillendiren de her insanoğlunda olduğu gibi çocukluk döneminde yaşadığı tecrübeler ve çoğunluktan biraz daha farklı çalışan beyniydi.

Jobs hayata doğar doğmaz farklı yollardan ilerleyerek ve yollara herkesten farklı izler bırakarak başladı. Joanna Schieble Simpson ve Abdulfattah John

Jandali , Jobs’un öz anne ve babalarıydı. Genç yaşta evlenmemeye karar veren çift doğacak olan çocuklarını evlatlık olarak başka birine vermeye karar

verdiler. Ancak genç çiftin şartları vardı; bebeklerini alacak olan kişi ya da kişilerin üniversite mezunu olmaları gerekiyordu ve oğullarını da büyüttüklerinde

üniversiteye yollamaları gerektiği şartını koymuşlardı. Bebek, değil üniversite mezunu, henüz lise mezunu bile olmayan bir çifte verildi. Artık Steve’in üvey

anne ve babası Paul ve Clara Jobs olmuştu.

İnsanların yetiştirilme tarzı, onların geleceğini şekillendirir. Söz konusu kişi Steve Jobs olunca, şüphesiz durumlar genellemelere uyarak gelişmedi. Steve

Jobs yetiştirilirken yalnızca kendi geleceğini değil, bütün insanlığın geleceğini şekillendirdi ve hatta değiştirdi. Paul Jobs bir zanaatkardı. Dolapları, çitleri

oluşturur, onarırdı; mekanikle ve araba tamiriyle de uğraşırdı. Elektroniğe de ilgi duyan baba, üvey oğluna da kendi ilgi alanlarını aşılamaya çalışmıştı. Paul

Jobs oğluna elektroniğin temellerini gösteriyordu ve bu durum da Steve’in oldukça ilgisini çekiyordu. Hatta babasının zanaatkar kimliği ve özenli davranışları

bu gün kullanılan Apple marka aygıtların donanımına ilham kaynağı olmuştu. Çitlerde ya da dolaplardan genellikle gözle görülen kısımlar emek verilerek

tasarlanır, boyanır, tamir edilir ve hatta özel malzemeler dış yüzeye uygulanarak ürünün eşsiz bir görüntüye sahip olması hedeflenir. Paul Jobs da bu adımları

izliyordu ancak oğlunu da etkileyen ve diğerlerinden farklı olarak attığı bir adımı daha vardı onun. Dolapların ya da çitlerin görünmeyen kısımlarına da özenle

ilgi gösteriyordu ve gözle görülen bir bölgeymiş gibi, görünmeyen kısımlarla da itinayla ilgileniyordu. Tam da bu noktada babasından fazlaca etkilenen Steve

Jobs, bu gün Apple marka ürünlerin çiplerinin yalnızca tamirciler tarafından görülecek olmasını umursamadan, onları estetik bir görünüm kazandıracak şekilde

tasarlamıştı. Ayrıntılara dikkat ediyordu ve bölgelerin görünürlüğünü ayırt etmeden onları tasarlıyordu.

Bizlere anlatılan korkunç üvey anne ve gaddar üvey baba figürlerinin aksine Paul ve Clara Jobs oğullarının her istediğini yapmaya çalışıyorlardı. Bunu

yapıyor olmalarına neden olan tek unsur onun evlatlık olması değildi. Steve Jobs çok zekiydi ve ailesi de bunun farkındaydı. Henüz çok küçük yaşlardayken

babasından öğrendiği elektronik aletlerin minik özelliklerinin peşinden koşmaktan zevk alıyordu ve bu amaçla mühendis olan komşusunun evine gidiyor,

oradaki karbon mikrofon ve hoparlör bağlantılarını inceliyordu. Bir gün aklına bu bağlantıyla ilgili olarak babasının söylediği bir ayrıntı gelmişti. Paul Jobs’tan

duyduğu bu ayrıntıyı kullanmadan sesini hoparlörden duyurunca da durumu Paul’a açıklamıştı ve onun da yanılıyor olabileceğini kavramıştı. Jobs farklıydı ve

onu yakından tanıyanlar da bunu anlamaya başlıyorlardı. Yani Jobs yalnızca bir zamanlar terk edildiğini bilerek değil, aynı zamanda özel olduğunu hissederek

büyümeye devam ediyordu.

Clara Jobs, üvey oğluna okuma ve yazmayı henüz o okula başlamadan öğretmişti. Bu nedenle de Steve okula başladığı yıllarda oldukça sıkıntılı

dönemler geçirmişti. Yaşıtları okumayı, yazmayı bilmiyordu ancak kendisinin bunlarla uğraşmaya ihtiyacı yoktu. Bu nedenle de insanların hoşuna gitmeyen,

hiç de komik olmayan şakalar yaparak zamanını geçirmeye çalışıyor, bunun sonucunda da okuldaki öğretmen ve öğrencilerin başına bela oluyordu. Ailesi

öğretmenlerinin şikayetlerini gereksiz buluyor ve çocuğun ilgisini çekemedikleri için aslında okulun suçlu olduğunu vurguluyorlardı sürekli. Herkesin okul

yıllarında zihninde yer eden bir öğretmen bulunur. Bu kişi genellikle öğrenciye ilham kaynağı olmuştur ya da kişinin hayatını değiştirecek adımlar atmasına

yardım etmiştir. Steve Jobs’un da daha sonra “hayatının azizelerinden biri” olarak anımsayacağı “Teddy” isimli bir öğretmeni olmuştu. Bayan Teddy Steve’in

ilgisini derslere çekmeye çalışıyordu ve bunun da nasıl yapılacağını gayet iyi biliyordu. Teddy ona rüşvet teklif ediyordu! Steve eğer ödevlerini düzenli olarak

yaparsa ve onları kendisine teslim ederse ödüllendirilecekti. Belli bir süre rüşvet alarak sorumluluklarını yerine getiren Steve sonunda “öğrenmek ve

öğretmeninini memnun etmek” düşüncesiyle işleri rayına oturtarak rüşvetsiz bir öğrenim hayatına merhaba demişti. Daha sonraları Steve’in sınıf

arkadaşlarıyla aynı seviyede olmadığını kabullenen okul yönetimi, onun dördüncü sınıf değil lise ikinci sınıf düzeyinde olduğuna karar vermişti. Paul Jobs lise

iki seviyesini abartılı bularak oğlunun altıncı sınıftan devam etmesine onay verdi.

Öğrenim hayatını sorgulayan Steve Jobs “neden bu gereksiz şeyleri ezberliyorum?” gibi soruları bir kenara bıraktıktan sonra dini, Tanrı’yı sorgulama

aşamasına geçmeye kara vermişti. Bir gün gazete haberlerinde gördüğü bir fotoğraf, her Pazar gittiği kilisedeki papaza önemli bir soru sormasına yol açmıştı.

Gazetede açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun resmi yer alıyordu. Steve de Pazar günü papaza “Tanrı bunları görmüyor mu? Neden bunun olmasına izin

veriyor?” diye sorular sorarak inanç konusunda da kendine özgü bir yol çizmişti.

Okul yıllarında Steve Jobs oldukça değişik insalarla tanışmıştı. Kimisi sıradan insanları temsil eden tiplerdi kimisi ise suçun, kavganın peşinden giden

aykırı insanlardı. LSD, Marihuanna gibi uyuşturuc maddeleri arkadaşları aracılığıyla kullanmaya başlayan Steve bu alışkanlığını uzun yıllar devam ettirecekti.

Entelektüel bilgi birikimini de tanıştığı değişik kesimleri temsil eden insanlar sayesinde sürekli zenginleştiriyordu. Tamamen elektronikle ilgilenen Steve Jobs

yavaş yavaş müzik zevki edinmeye, edebi eserler okumaya başladı. Başına buyruk ve azimli karakterleri yansıtan kitaplarla ilgilenmeye başlayan Jobs, Kral

Lear’a bayılıyordu ayrıca Platon ve Shakespeare’in de eserlerini okumaya zaman ayırıyordu.

Ortalama ve sıradan bir insanın yaşam şartlarıyla hayata başlamayan Steve Jobs, küçük yaştan itibaren sorgulamaya, merak etmeye, araştırmaya ve

kimse ona yapamazsın demeden bazı girişimlerde bulunarak başına buyruk tavırlarla birşeyler yapmaya çalışıyordu. Çevre koşullarının kişinin eğitimi,

karakteri, inançları üzerindeki yoğun etkisi Steve’in de yaşamında kendini gösteriyordu. Belki Paul ve Clara çifti onun özel olduğunu kabul etmeselerdi Steve

Jobs bu gün teknolojiye, endüstrilere yön veren değişimlerin temelini atabilecek kiş olmayacaktı. Onun seçimleri, tercihleri ve tutkuları vardı. Sıradan

olmamak için elinden geleni bilinçsizce yapıyordu ve tavırları onun geleceğini pozitif yönde şekillendiriyorken bizlerin de teknoloji temelli yol haritamızı

çiziyordu.