Category Archives: Success

Verimli Bir Yaşamın Basit Kuralları

Yeni başlangıçlar için yeni bir haftanın, yeni bir yılın var olması gerekmez aslında. Ancak nedendir bilinmez herkes Pazartesi sabahları ya da 1

Ocak sabahı bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüp, huzursuz ruhlar misali yeni kararlar alırlar. Ancak gelir görün ki bu kararların kalıcılığı günlerin

akışıyla birlikte kaybolur gider, heves olur, yapamıyorum ve zaten yapamazdımlara dönüşür birden.

Formüle edilmiş hedefe ulaşma birleşenlerine inanmıyorum. Çünkü herkes farklıdır ve herkesin hedefe ulaşırken izleyebileceği, kapasitesinin elverdiği değişik

stratejiler vardır. Benliğinize saygı duyabilmeniz için ve özellikle de kendinizi yeterli hissedebilmeniz için formüller sunmak yerine bu amaçla yola çıkıp,

isteklerini elde edebilmiş kişilerin uyguladığı “temel hedefe ulaşma birleşenleri” var diyebilirim!

Bu birleşenleri benim yorumlarım dışında düşünmeniz ve herkesin aksine bunları yapmaya inadına Pazartesi değil mesela Çarşamba günü başlamanızı

öneriyorum. Aykırılık farkınızı ortaya koymanızı sağlayabilir!

1) Ertelemekten Kaçının!

“Damlaya damlaya göl olur” her zaman pozitif mesaj vermek zorunda olan bir atasözü değildir. Durumları yorumlama biçiminiz her şeyi değiştirebilir.

Damlalar yapmak zorunda olduğunuz ya da yapmak istediklerinizi de temsil edebilir. Siz yapmadıkça, damlalar da artmaya başlayınca dönüp ardınıza

baktığınızda bir göl, nehir ve hatta okyanus dahi görebilirsiniz. Damlaları değerlendirin! Sanırım bende çok fazla erteliyorum ve sonra ardıma baktığımda bu

birikintiden ürküp tamamen hedeften vazgeçebiliyorum.

Ertelememeyi öğrenebilmek kişinin iç disiplinini de geliştirebilen unsurlardan en önemlisidir. Eğer yapmak istediğiniz bir eylemi, elde etmek istediğiniz bir

başarıyı ertelememekte ısrar ediyorsanız, oluşan “zorunluluk” duygusu sizin önemsiz işlerinizi bir kenara bırakıp mecbur olduğunuz işe odaklanmanızı

sağlayacaktır. Bu da mükemmel bir disiplin örneği olacaktır.

2) Uzun Vadeli Hedefleriniz için Gününüzü Mahvetmeyin!

Başka bir ülkede yaşamak istiyorsanız ya da mükemmel bir okul kazanmak istiyorsanız gününüzü bu hedefler önderliğinde mahvetmemelisiniz. Kazanmak

istediğiniz okul için yeterli çalışmayı, yaşamak istediğiniz ülke için yeterli maddi birikimi gerçekleştirmek için programlı olarak hedefinizin gereklerini yerine

getirin. Aksi halde robot gibi yaşamaya, hedefleriniz doğrultusunda anınızı heba ederken benliğinizi de yitirmeye başlayabilirsiniz.

3) Korkularınızla Yüzleşin!

Korkulardır insanların sınırlarını çizen. Aslında o sınırları aşabilecek potansiyele sahipsinizdir ancak korkularınızla oluşan sınırlarınız haritanın diğer tarafına

geçmenize engel olur.

Söz konusu korkular kurumsal anlamda da olabiir, bireysel anlamda da, iş yaşamını da kapsayabilir, gündelik hayatı da.

Gündelik hayatın korkuları arasında giyiminiz sizde korku unsuru oluşturabilir. Toplumun yorumunu dikkate alıp da giyinemediğiniz pantolonunuzu ya da

eteğinizi bir kenara attığınız oluyordur. Çoğunluğun çizdiği sınırları siz yeniden yorumlayıp genişletiyor olabilirsiniz. Bu nedenle bir kez olsun korkularınızla

yüzleşmek özgüveninizi artıracak unsurlardan biri olacaktır.

4) Sıradanlıktan Kurtulmanın Vakti Geldi!

Her gün aynı yoldan işe gidiyorsanız bu gün de farklı bir yol deneyin. Oldukça basit gibi görünen bu detay aslında sizin motivasyonunuzu bir kademe dahi olsa

artırabilir.

5) Yeni Bir Dil Öğrenin!

Beyninizi dah averimli hale getirebilmek için onu sürekli aktif hale getirmeniz gerekir. Bu nedenle de hem yeni bir dil kazanmak hem de beyninizi

aktifleştirebilmeniz için her gün bir kaç yeni kelime öğrenmeyi, bunu ertelemeden yapabilmeyi sağlamak herkes için yararlı bir davranış biçimi olacaktır.

6) Değiştiremeyeceğiniz Durumların Var Olduğunu Kabul Etmelisiniz!

Durumlardan memnun olmamak, herşeyden şikayetçi olmak sizi yıpratmakla birlikte özgüveninizi yitirmenize de neden olur. Bu sebeple,

değiştiremeyeceğiniz durumların varlığını kabul etmeli ve bu kabullenişle başa çıkmaya çalışmalısınız. “Herkes mükemmel değildir” cümlesini aklınızın bir

köşesinde bulundurup, bu cümleye inanmalısınız ve yetenekli olduğunuz alanlarda bir numara olmaya çalışarak ve hatta bunu gerçekleştirerek özgüveninizi,

kendinize olan saygınızı en üst seviyeye çıkartabilirsiniz. Çünkü önemli olan durumlardan şikayetçi olmak değil, bir konuda çok iyi olarak insanları
sizinle başedememe noktasına getirmebilmenizdir.

Mustafa Kemal Şirket Yönetseydi

Sayın Koray Tulgar, Mustafa Kemal Atatürk’ün bir şirket yöneticisi olduğunu varsayarak, bu durumda bir şirketi nasıl yöneteceğini düşünmüş ve bir kitap yazmıştı. Bilişim ve Toplum dersimize konuk olarak gelen, yaratıcı bir yazar olan Koray Tulgar, bizlere gösterdiği slaytlar yardımıyla kitabında anlatmak istediklerini salondaki arkadaşlarımıza ulaştırmaya çalışmıştı. Atatürk nasıl biriydi? Hepimiz gibi görünürken, tarih yazacak kadar kritik ve etkili adımları atarken bu eylemleri hangi özelliklerine borçluydu?

Geçtiğimiz senelerde Sayın Can Dündar’ın “Mustafa” ismiyle sinemaya uyarladığı Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı kusurlu ve sıradan insan davranışlarıyla Ulu Önderi gözler önüne seriyordu. Konuşmacımız Sayın Koray Tulgar da bu konuya değinerek, Atatürk’ün de sıradan bir insan olduğu gerçeğinin şaşılacak bir durum olmadığını bizlere aktardı. Bir şirket yöneticisi herkesten daha verimli çalışmalı, iç disipline sahip olmalı, kuvvetli hitap yeteneği barındırmalı ve kendini sürekli yenilemeliydi.

Mevcut piyasa şartlarını sürekli takip etmeli ve bu doğrultuda elinde bulunan varlıkları yenilemeliydi. Atatürk ise tüm bu eylemleri şirket yöneticisi bilinciyle değil ama bir komutan niteliğiyle hayata geçirdi. Onun iç disiplini, araştırmacı kişiliği yeni yöntemler bulmasını kaçınılmaz kılıyor ve bir milletin kaderini değiştirecek hamleler atmasını sağlıyordu. Bir şirket yönetebilmek liderlik özelliğini gerektiriyordu ve Atatürk de bu özelliğe uyan önemli kişilerden biri olarak tarihe geçti. Peki Mustafa Kemal Atatürk ne yapıyordu? Konuşma esnasında dikkatimi çeken bazı saptamaları aktarmak istiyorum.

Öncelikle sol tarafta görülen resmi slaytlar esnasında da görmüştüm ve aklımda etkili bir iletişim becerisi örneği olarak bu resim yer etti. Eğer bir şirket yönetiyorsanız, çalışanlarınızı kesinlikle dinlemelisiniz ve onların sorunlarını, önerilerini anlamaya çalışmalısınız. Bu fotoğrafta da görülüyorki Atatürk bir vatandaşı oldukça etkili bir biçimde, kendini onun yerine koyarak dinlemekte. Böyle bir lider, toplumda her zaman güven uyandıracak dinleme alışkanlığını sürdürerek başarılara imza atmıştır. Aynı durum şirket yöneticileri için de geçerli olup, verimliliği ve şirkete olan bağlılığı artıracaktır.

Bir diğer çarpıcı nokta da Atatürk’ün yüzlerce sayıda okuduğu kitapların varlığıdır. Bu kitaplar sayesinde bir çok savaşta stratejiler belirlemiş ve bu stratejiler Türkiye haritasının sınırlarını oluşturmuştur. Yüzlerce kitap okuyan bir bireyin düşüncelerinde büyük değişimler olduğu gerçeği Atatürk’de de görülen bir gerçektir. Mustafa Kemal, okuduğu kitaplar sayesinde kendini dönemin eğitim şartlarına göre oldukça yüksek düzeyde geliştirmiştir. Hatta ülkemizin kaderini değiştiren Kurtuluş Savaşı’nda uyguladığı bir taktik, okuduğu bir kitapta yazılı olup onu başarıya ulşatırmıştır, adını ve adımızı tarihe kazımıştır.

Son olarak çalışma esnasında kişinin kendini motive etme biçimi oldukça büyük önem taşımaktadır. Atatürk’ün önemli kararlar vermeden önce ya da cesur kişiliğinin özelliklerini bir kademe daha artırabilmek için ünlü besteci Richard Wagner’den senfoniler dinlediği bilinmektedir. Bu durumu da bir şirket yöneticisine uyarlarsak, çalışanların motive edilebilmesi için öncelikle liderlerinin motivasyonunu değerlendirmeliyiz. Enerjik, cesur ve iletişime açık bir lider, çalışanlarına cesaret aşılayabilmek ve onları daha kesin, doğru kararlar vererek yönetebilmek için motivasyonunu en yüksek düzeyde tutmalıdır.

Okuyan, kendini geliştiren, yeniliklere açık olan, insanlarla iletişimi kuvvetli olan ve iç disiplininden taviz vermeyen bir lider olan Atatürk, şirket CEOlarına örnek oluşturacak kişilerdendir. Liderlik özelliğine zaten sahip olması gereken bir yönetici kendine daha birçok özellik yükleyerek bireysel gelişimine katkı sağlamalı ve çalışanlarına da moral verebilmelidir. Etkili konuşmaları, hitap yeteneği sayesinde kitleleri peşinden sürükleyebilmiş biri olan Atatürk gibi şirket yöneticileri de kısa ve net cümlelerle çalışanlarını yönetmeye çalışmalıdırlar.

Bitmesin Diyebileceğiniz bir OKUL!

Bazen zamanınızı tabiri eğer caiz ise “çöpe atarsınız” ya da boşa harcarsınız. Bunu yaparken kaybettiklerinizin, yapabileceklerinizin ancak bir sebepten yapmadıklarınızın farkındasınızdır. Bazen de hayatınız adına öyle kritik saatler, öyle can alıcı dakikalar hatta günler geçirirsiniz ki zaman size teşekkür edebilse, onun tek bir teşekkürü az gelebilirdi. Katıldığım bir çok etkinliği göz önünde bulundurursam, geçirdiğim vakit, onu harcadığım yerle övünmeli desem yeridir.

Boğaziçi Üniversitesi Yöneylem Araştırma Kulübü’nün OKUL 2011 etkinliğine katılma fırsatı yakaladım. Bu etkinliğe kayıtlar başladığında Boğaziçi Üniversitesi’nin prestijli ismi bir yana, etkinlik listesindeki isimler zaten sizi kaçınılmaz son olan “KATILIYORUM!” seçeneğine götürecekti. Etkinlik programını “Ders Programı” olarak adlandıran BÜYAK üyeleri, 4 günlük konferans ve etkinlik düzeninin her gününü üniversitenin yılları olarak ayırmıştı.

OKUL’un ilk yılı (günü) dersleri dinleme odaklı geçerken, interaktif oyunla sınıf arkadaşlarımızla iletişimimizi kuvvetlendirip, birbirimizi tanımamız ve üretkenlik faktörünü rekabetle birleştirmemizle sona erdi. OKUL’un ikinci yılında (gününde) dinlediğimiz konferanslardan sonra STAJımızı da son derece profesyonel bir ekiple tamamlama şansını yakaladık.OKUL’un üçüncü yılında (gününde) konferans ve vaka eğitimleriyle bir yılı daha geride bıraktık. Ve OKUL’un son yılı, hüzünlü veda..

Sizinle OKUL’daki “ders notlarımı” paylaşmak istiyorum.

Rekabette kazandıran hamleler temasıyla oluşturulan bu etkinlikte Sayın Bölüm Başkanı Ümit Bilge’ye göre temadaki tek bir cümle aslında anahtar kelimelerden oluşuyordu.

REKABETte/ KAZANdıran/HAMLEler..

Rekabete tek bir açıdan bakmamak gerekiyor. Çünkü rekabet dahilinde kişiler birçok alanda kendini donatırken, rakipleriniz de boş durmamak konusunda oldukça usta oluyorlar. Yapacağınız hamleler, atacağınız adımlar sizin donanımınızın bir ürünü oluyor. Eğer bir kuruma bağlı olarak çalışıyorsanız ya da o kurumu oluşturanlardansanız kurumsal imajınız ve sürdürülebilirlik politikanız rekabette oldukça önemli bir yere sahip. Bireysel açıdan bakıldığında da “kişisel sürdürülebilirlik” rekabette kazandıran hamleniz!

Birinci günün ilk konuğu olan İTO Yönetim Kurulu Başkanı Murat Yalçıntaş bizlere rekabette öne çıkmak için neler yapılması gerektiğini, yapılacak hamlelerin seviyelerini anlattı. Öncelikle farklılığınızı ortaya koymanız gerekiyor! Sıradanlık her zaman kişiyi geri planda tutarken yapılan farklı hamleler ve izlenen değişik,alışılmışın dışıda stratejiler sizi rekabet ortamında her zaman bir adım öne taşıyabilecek davranışları temsil edebiliyor. Yaptığınız işin ustası olmak, işinizi severek hatta aşkla yapmak, ilgili olduğunuz işe vakit ayırmak sizi rekabette öne çıkarırken alanınızda da daha başarılı olmanızı sağlar.

Firmalar bazında ekonomik saptamalara da yer veren Sayın Murat Yalçıntaş düşük maliyetle çalışmaya, farklılaşmaya ve en önemlisi işe odaklanmaya önem verdiğini açıklıyor. Farklılaşma konusunda ilgimi çeken bir örneğe de yer veren konuşmacı DELL firmasını bizlere anlatarak örneği zihnimizde somutlaştırmaya çalışıyor. DELL firması bilgisayar üretiminde oldukça popüler olduğu bir dönemden sonra yenilikleri takip edemeyip, farklılaşma yolunda adımlar atmadığı için bu gün sektördeki ününü yitirme durumuyla karşı karşıya..

OKUL’un ilk gününün ikinci konuşmacısı IBM Global İş Servisleri Genel Müdürü Tansu Yeğen oluyor. Birçok kez yılın en başarılı iş adamı seçilen Sayın Yeğen, vizyonun ne demek olduğunu, misyonun önemini ve durum değerlendirmesi yapmayı IBM’in temel hamleleri olarak belirlemiş. Her 10 yılda bir “ben ne yapıyorum?” sorusunu kendine sorarak durum analizi yapan Tansu Yeğen, öngörülerde bulunmayı da ihmal etmiyor.Yatırımdan çekinilmemesi gerektiğini vurgulayan konuşmacı, bunun sebebi olarak da yaıtırm yapmanın bizleri gitmek istediğimiz yere götürecek olan hareket olduğunu açıklıyor.

IBM’in başarısında rol oynayan iki maddeyi de Sayın Yeğen bizlere aktarıyor.

Bunlar:
1) Düzenli olarak müşterilerle konuşmak ve onlardan geri dönüş almak çok önemli diyor
2) Yapılan işlerin şirketin ilerleme süreçlerine katkıda bulunacak işler olması gerektiğini vurguluyor

Günün dördüncü konferansında Tayfun Çataltepe “ değişmenin hızı değişti, farklılık yaratmak zorlaştı” diyor.. Ardından Tülay Güngen bankacılık sektöründeki rekabette kültür ve sanatın rolü konusunda bizlere bir sunum yapıyor.

İlk günün sonunda gerçekleştirilen interaktif oyunla, grup çalışması yapabilmeyi bir şeyler üretebilmeyi ve organize olabilmeyi yaşayarak öğrendik. Böylece okulun ilk yılı sonra erdi..

16 Aralık 2011 tarihinde okulun ikinci gününde Nuri Otay Ford Otomotiv Sanayi A.Ş.den gelerek bizleri kriz yönetimi konusunda bilgilendirdi. Krizden başarıyla çıkabilmek için izlenmesi gereken adımları sıralaması oldukça ilgi çekiciydi.

Bu adımlar sırasıyla( Kriz döneminde):
1) Ertelenebilir masrafları ertele
2) Maliyetleri gözden geçir,değerlendirmeler yap
3) Çalışanların memnuniyetsizliğine neden olacak konular yaratmamalısın
4) Pazarda çeşitlendirme yapmalısın. Örneğin Avrupada kaybettiğin pazarı başka ülkelere açılarak kapatmayı deneyebilirsin

Türkiye’nin demokrasi ve açık pazarla büyüdüğünü söyleyen Nuri Otay “ İnsanlar motive olduğu sürece piyasalar da motive olacaktır” cümlesiyle konferansı noktalıyor.

Bir sonraki konuşmacı Ayşegül İldeniz oluyor. Kendisinin enerjisi ve sıcak tavırları bütün salonu etkisi altına almayı başarıyor. Ayşegül Hanım Intel World Ahead programından söz ediyor. Ardından piramit örneğini veriyor. Siz piramidin üst kısımlarına gözünüzü diktiğinizde görüşünüzü daraltıyorsunuz diyor. Ancak bir de piramidi ters çevirerek bakmayı deneyin.

Böylece ilerisi için oldukça geniş bir bakış açısı kazanacaksınız diyor.
Eğer başarılı olmak istiyorsanız size 3 başlıktan söz edebilirim diyordu Ayşegül hanım.

Hayattan ve kendinden ne istiyorsun bunu belirle. Yeteneklerin neler bunları keşfet. Ardından da amaçların doğrultusunda hareket et!

Geniş düşün, Kafandaki sınırları at!

Ne yaptığın değil, yolculuğun kendisi önelidir!

Bu konferansın ardından “Staj” yapmaya gidiyoruz! Ben İş Bankası’na arkadaşlarım da İntel, Vodafone gibi ünlü markaların firmalarına..
Bir sonraki gün Ali Tulgar ve Galya Frayman Molinas’ı dinledikten sonra favorim olan etkinliğe geliyor sıra.

Vaka Eğitimi ve ardından Vaka Analizi!
IBMden gelen yetkililerden oluşan jüri üyelerine çözümümüzü sunmak üzere iki saat boyunca ayrıldığımız takımlarla bizlere verilen vakayı çözmeye çalışıyoruz. Çok yaratıcı, çok fütürist biraz da karmaşık sonuçlara vararak çözümümüzü jüri üyelerine sunuyoruz.

OKULun son günündeyiz! Günün ilk ve son konuşmacısı Kişisel Gelişim Uzmanı, Başarı Düşünürü, Okuru ve Yazarı Sayın Mümin Sekman oluyor. İnsanları hayatta başarılı yapan nedir? Düşünülmesi gereken ancak ertelenen ya da kişinin aklına dahi gelmeyen sorular vardır. Bu soruların yanıtları aslında sizin geleceğinizi belirler, yol haritanızı çizer. Kimisi bu soruları düşünür de yanıtlamaz, kimisi de vardır ki size durmadan bu soruları sorar. Belki amacı sosyal sorumluluk bilinci doğrultusunda ilerlemektir, ya da belki de amacı tutkuyla bağlı olduğu misyonunu geliştirmektir.

“Başarı hakkındaki düşünceleriniz hayatınızı şekillendirir” diyordu yazar Mümin Sekman. Boğaziçi Üniversitesi’nde BÜYAK’ın düzenlediği OKUL 2011 etkinliğinin son gününde okurlarıyla buluşan Mümin Sekman, gençlere hitap ederken üniversite yıllarındaki düşüncelerini ve o yıllarda attığı adımları, verdiği kararları ve girişimlerini anlattı. Yazarın kendi web sitesinde de belirttiği gibi okurken gördüğü güzel cümleleri yazdığı bir defterin varlığından tutun da herkesin başarılı olmak isteyip neden olamadığına kadar birçok konuda görüşlerini, düşüncelerini gençlerle paylaştı.

Üniversite kantininde başlayan başarıyı sorgulama macerasından, başarıyı amaç mı olarak yoksa araç mı olarak kullanmak gerektiği konusunda verdiği örneklere kadar gençlere vizyon kazandırabilecek düşüncelerini aktaran Mümin Sekman, OKUL 2011 etkinliğinin kapanışında gençlerin gelecek hedefleri oluçturma konusundaki bakış açılarını başarılı bir gelecek hedefi oluşturma doğrultusuna çevirdi.
Başarı üzerine yaptığı konuşmasının ardından “ Her Şey Beyinde Başlar” isimli kitabını imzalayıp aramızdan ayrılıyor.

BÜYAK ailesinin bizlere neşeli dakikalar yaşatmak için getirmiş olduğu bir tiyatro ekibi çıkıyor sahneye. “Yota Doğaçlama” olarak bilinen bu tiyatro grubu bütün salonun dakikalarca gülmesine, OKULun neşeyle sonlanmasına neden oluyor.

Diplomalarımızı alma vakti geldiğinde de herkes tek tek sahneye davet edilip diplomalarını alarak OKULa veda ediyor..

Keşke aldığım bütün notları, bütün konuşmacıların çarpıcı görüşlerini ve bize aktardığı bilgileri yazabilseydim. Ancak OKUL 2012 katıldıktan sonra yapacağım kıyaslamalar için bu eylemi ertelemeye karar verdim.

Boğaziçi Üniversitesi Yöneylem ve Araştırma Kulübü’ne teşekkürler…

GELECEKTEN “SORUMLU”SUNUZ!

Yaşanan olaylar,meydana gelen gelişmeler insanların ruh durumunu gün içerisinde bazen bir kaç kez değiştirebiliyor.Bu nedenledir ki insan ilişkilerinde pozitif etkiler yaratabilmek için çeşitli cümleler yaşam sloganlarımız olur.Bu sloganların içerisinde en yaygın olan, Latin edebiyatından günümüze kadar ulaşabilmiş Horatius’un bir dizesinde geçen “carpe diem!” yani gününü gün et,zamanın tadını çıkar,günü yakala,anı yaşa cümlesidir.

Ancak bilindiği gibi kendini geliştirmeye çalışanların,amaçları doğrultusunda kendilerine yol haritası çizenlerin “an”a odaklanmaktan çok geleceğe odaklanmaları olağan bir durumdur.Gelecek planlamaları yaparken yalnızca 24 saatin egemenliği altında yaşamak bir sonraki güne,aylara,haftalara ve yıllara haksızlık olur. Bu nedenledir ki devlet politikaları,ekonomik uzgörüler,eğitim reformları,toplumsal farkındalıkların sonucunda yapılan devrimler gelecek kaygısından ötürü meydana gelir.

Kişisel gelişim kitaplarında sıkça rastlanan “şimdi elinize bir adet boş kağıt ve bir kalem alın.Düşünün,kendinizi on yıl sonra nerede ve nasıl görüyorsunuz?” cümlesinde gizlidir “carpe diem”in parçalanmışlığı. Kimileri yol haritasına sahip olmadan ilerleyemediğinden kendine hedefler çizmek zorundadır,kimileriyse haritalarla kaybolacağı kanaatinde olduğundan rastgele yönlere saparak hedeflemediği yerlere ulaşır. Günümüzde gençlere aşılanmaya çalışan “gelecek tasarımı” yapabilme yetisi, ilerleyen yıllarda daha fazla önem kazanacaktır.

Kendi geleceği konusunda düşünmek yerine, düşünme eylemini erteleme yolunu seçen genç nesile yardımcı olmaya çalışan makaleler,kitaplar ve seminerler var.Geleceği tasarlamakla yükümlü olan genç nesil,uzmanlaştığı konu ne olursa olsun, bu alanda evrensel düzeyde oluşabilecek sorunları uzgörüp, çözümler üretmekle yükümlüdür.Ancak biliyoruz ki genç nüfusun büyük bir bölümü “atalet” halinde ne yapacağını bilmeden,bir yandan diğerine savrularak günlerini geçirmektedir.Sorumluluk bilincine sahip olanların gelecek hedefleri vardır. Ancak bu hedefler konusunda harekete geçmedikleri takdirde iç huzursuzluğu yaşamak onlar için kaçınılmazdır. Bu bilince sahip olmanın gelecek planlamalarında,uzgörüler oluşturmakta var olması gereken tartışılmaz bir gereksinm olduğu kanaatindeyim.

Sorumlu bireylerin büyük çoğunluğunda gelecek kaygısı vardır diyoruz. Bunun nedeni de sorumlu olacaklarını düşündükleri mevcut popülasyona olan bağlılık,içten içe kendilerine layık olduklarını düşündükleri mevkiler,toplum sevgisi barındıran bireylerde de hakim olan görüşleri,duruşları değiştirme arzusudur.Öyleyse bu noktada sorulması gereken bir soru vardır. Geleceği düşünen sorumluluk bilincine sahip bireyler olacaksa ve bu bilinçle yaratacakları birşeyler varsa, hem sorumluluk sahibi ve hal böyle olunca da gelecek kaygısına sahip bireyler nasıl oluşturulur? Miitolojik karakterler üzerinden bu konuya değinmek istiyorum. Bu öyküdeki kahramanlar Daidalos(mantık mühendisi),İkarus (hayal tutkunu) ve Thesseus(lider) ismindeki üç mitolojik karakterdir.Mantık,hayal ve liderilk özelliklerini barındıran bir bünyenin geleceğine önem vermesi,gelecek tasarımları yapması tartışılmaz bir davranış olacaktır.

Siz istemeseniz de,müdahale etseniz de bu özellikleri muhafaza eden bünyeler bir gün değişimin kilit noktası olacaklardır.Eğer Daidalos gibiyseniz yani; mantıklı davranışlar sergileyen,ancak tutarlı olan ve elindekileri tamamen kaybetmeyi göze alamayan,orta halli olmakla yetinen bireylerdenseniz,gelecek tasarımları yapacağınız zamanlarda sizi durduran bazı korkular,”dur! Bu çok saçma olur!” diye zihninizin size fısıldadığı bir cümle çınlıyorsa kulaklarınızda potansiyelinizi dışarı yansıtamıyorsunuz demektir.

Bu bireylerin sorumluluk taşıma duygusunu var olsa da cesaretten yoksun olmaları gelecek tasarımlarının sağlam saptamalardan oluşmayacağı görülecektir. Ama eğer İkarus gibiyseniz yani; hayal dolu,tutkulu,istediği şeyi elde edebilmek için gözlerini kör edip eyleme geçebileceklerdenseniz,geleceği size emanet etmek pek de sağlamcı bir davranış olmayacaktır.

Mantıktan yoksun olması muhtemeln davranışlarınızdan dolayı her şey mahvoladabilir ama şaşılacak derecede büyük bir başarı da elde edilebilir.Son olarak Thesseuss gibi olabilirsiniz. Onun gibi olduğunuzda lider olmak için doğmuşsunuz demektir. Liderlerin tipik özelliklerinden biridir sorumluluk almak. Hatta böyle kişiler için sorumluluk almadan hareket etmek bile anlamsız gelir. Onlar için bu durum çocuk oyuncağı gibidir. Thesseus gibi kişiler ulaşmak istedikleri,hayal ettikleri,tasarladıkları hedefe göre kendilerini şekillendirirler ve sonsuz bir çalışmayla varış çizgisine ulaşırlar.
Seçimlerimiz hayat yolundaki haritalarımızdır.

Bu haritaları okurken ilerleriz ve eğer sorumluluk sahibi bireylersek haritaya bakışımız herkesten daha farklı olur. Kimisi yalnızca kendi gideceği yola bakarken,bazıları o yolun sağından kim geliyor der ya da bu yola benimle beraber gelebilecek daha kaç kişi sığar diye düşünür. Bakış açımız geleceği şekillendirir. Şekillendirdiğimiz gelecekse toplumların tarihininde başarı olarak betimlenir. Sorumlu bireyler, lider olabilecek kişiler gelecedk kaygısı taşırlar ve bu kaygı eyleme dönüştüğünde çarpıcı gelişmeler hafızalara kazınır.
[swfobj src=”http://www.socialbroadcast.net/images/share/flash/icerik.swf?s=2d824818-5705-4d14-abd6-e935e046138b_666666_14_2__090999_239E05_0_550_600_FFFFFF_1″ width=”800″ height=”600″]

Başka Bir Gezegen Oluşturmak!

Sınırlarınızı keşfedebilirsiniz veya sınırlarınızı sıfırlayabilirsiniz. İçinizden gelen ya da düşlerinizdeki yaşam,kalbinizden geçen sözcükler,her defasında önünüzden geçen kişiye ulaşamamaktır çizilen hayali sınırınız.

Anlatırsınız hissettirirsiniz ama asla söylemezsin…

Devletler gibi haritalar,anlaşmalar yoktur insanlarda.. Sadece seçimlerdir sınırları şekillendiren. Karşınızdakine sınırlarınızı peşin peşin çizmezsiniz,çizemezsiniz.. Anlatırsınız hissettirirsiniz ama asla söylemezsin. Özel hissetmek için midir bilinmez,ego mudur anlaşılmaz bırakırsınız kendisi anlasın sizi. Anlarsa kim bilir,belki de bu sizin küçük zaferinizdir.
Hayallerinizi yaşamak varken aynı tavrı neden kendinize de sergilersiniz? En acımasız davranış ve en büyük haksızlık kendinize yaptığınızdır çoğu zaman.

Kalbiniz,zihniniz kilitlenir,kenetlenir sıradanlığa,kapılır korkulara…

Sınırlarınızı kendinize sınır koyarak çizersiniz. Asla o sınırları bilememe,bilsen de kendini orada görememe sınırları çizersiniz. Kalbiniz,zihniniz kilitlenir,kenetlenir sıradanlığa,kapılır korkulara. Herkes gibi olursunuz. İstemeden seçersiniz, söylemeden dinlersiniz,beklemeden gidersiniz geleceğinizi.Seçimleriniz hayatınızı çizer,sınırlarınız da kaderinizi.

Sınırlarınızdır kaderinizi oluşturan. Oluşan kader de günlük yaşamınızı size tutsak edendir.

Fark etmeden elinizden gidenler,değerlendirilemeden yiten fırsatlar…

Kayıplarınız olur çoğu kez. Fark etmeden elinizden gidenler,değerlendirilemeden yiten fırsatlar olur. Yaşamak kolaydır size dayatılanı. Eğlenceli olan sınırlarınızın ardındakilerdir. Yalnız buradaki sınırlar, kendinize çizdiğiniz sınırların hudutlarıdır.

Seçilmek ister insan. Hayallerine ulaşmak için birisi tarafından seçilmek,değerlendirilebilmek ve bunun sonucunda da hayallerinin önündeki kapının anahtarını alıp sonsuz hazlar yaşamak ister insanlar.


Hiç dikkat ettiniz mi bilinmez, ancak çizilen sınırlar,hayallere örülen duvarlar bir başkasının belirlediği sınırların,duvarların uğruna elden gider.

Gazete ilanındaki şartlar kişinin sınırlarıdır…

İş görüşmelerinde , binbir emekle yetiştirilen evlat belki onun kadar emek harcanmamış başka bir evlada kendini beğendirmeye çalışır. Gazete ilanındaki şartlar kişinin sınırlarıdır ya da en azından o sınırlara yakınım diyebilmemizin haritasıdır.

Kalıpları oluşturana değil,kalıpları kırana kahraman derler…

Verilen sınavlar, soruları hazırlayanın istediği hudutlarda olup olmadığınızın kanıtıdır. Belki onun baktığı açıdan bakmıyorsundur uzaklardaki hudutlara,belki farklı bir değerlendirme seni o sınırlardan daha da ileriye atacaktır kim bilir?

Kalıpları oluşturana değil,kalıpları kırana kahraman derler.Bir de kırılan kalıba,bozulan düzene,yıkılan düşünceye alternatif bir düşünce,kalıp,eylem üretirseniz unutulmazlardan olursunuz birden.Yaşadığı yıllara damgasını vuran olup,yaşanacak yıllara ders veren öğretmen olursunuz.

Kendi düzeninize dünyalıları uydurmaya ne dersiniz?

Dünya düzenine uymaktır istediğimiz,görevimiz. Pek azımız bu düzene uymak yerine kendi düzenine dünyalıları uydurmaya çalışır. Bu nedenledir ki kendi düzenini kuranların dünyasını anlamak için çaba gösteririz. Zaten onlar ayrı bir düzen tasarlayabildikleri için biz kendi sınırlarımızda geziniriz.
Belki bir gün biri çıkıp gelecek ve bütün sınırları alt üst edecek. Vizesiz geçirecek başkalarını kendi hayallerine ya da vizeleri kaldıracak tüm zihinlerde. Fark yaratmanın tadını çıkaracak,iz bırakmanın zevkiyle veda edecek evrene.

Sınırlarsa bizleri durduran,haritaları yırtmal;düşlerimizi görememizi engelleyen duvarlarsa,hepsini yıkmalı. Keşfetmeli zihni,yaşamalı hayalleri. Cesaret göstermeli,bir şeyleri artık değiştirmeli.

AKIŞ/MUTLULUK BİLİMİ kitabından seçtiklerim

Doyumun önündeki engeller,ancak ve ancak yaşantının doğrudan denetlenmesiyle,yaptığımız her şeyden an be an zevk alma yeteneğiyle aşılabilir.

Varlık ve güçle birlikte beklentiler yükselir,varlık ve konfor düzeyimiz yükselmeye devam ettikçe elde etmeyi umduğumuz iyilik duygusu da bizden uzaklaşmayı sürdürür.

Büyük düşünürleri motive eden,düşünerek kazanabilecekleri maddi ödüller değil,düşünmenin verdiği zevk olmuştur her zaman.

İnsan düşünmeye zaman ayırdığında daha önce yaşadığı hayal kırıklığını yeniden yaşıyor: Her bir başarının ardından,paranın,gücün,konumun ve eşyaların kendi başlarına yaşam kalitesine zerre kadar katkıda bulunmadıkları daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor.

Taşmak üzere olan çok fazla baraj vardır ve zamanımız hepsiyle ilgilenemeyecek kadar kısıtlıdır.

Toplu olarak insanoğlu maddi güçlerini bin kat artırırken yaşantının içeriğini iyileşitirme bakımından fazla ilerleme gösterememiştir.

Cazibenin gerçekte ne olduğunu anlamalı ve öncelik tanımaya karar verebileceğimiz başka hedefler için çalışmak gerektiğinde bu zevkler üzerinde bir miktar denetim sahibi olabilmeliyiz.

Rekabet yalnızca kişinin becerilerini mükemmelleştirmesinin bir aracı olduğunda zevklidir; kendi başına bir amaç olduğunda eğlenceli olmaktan çıkar.

Akış yaşantısında, açık hedefler ve hızlı geri bildirimle birlikte yoğunlaşma, bilinçte düzen ve beraberinde de bize zevk veren psişik düzenliliği sağlar.

Tehlikerli etkinliklerden zevk alan kişiler bir şeyi ödünlemek istiyorlardır; karşı koyamadıkları bir biçimde Ödip saplantısını yeniden hayata geçiriyorlardır; “sansasyon arıyorlardır.” İşin içine zaman zaman böylesi güdüler girse de, kendini riske atan bu uzmanlarla yüz yüze konuştuğunuzda öğrendiğiniz en çarpıcı şey, aldıkları zevkin aslında tehlikeden değil de, tehlikeyi en aza indirme yeteneklerinden kaynaklanmasıdır.Onlara zevk veren, felakete davetiye çıkarmanın getirdiği hastalıklı heyecan duygusu değil, tehlikeli olması olası güçleri denetleyebilmenin verdiği son derece sağlıklı ve olumlu duygudur.

Bir insan, zevkli bir etkinliği denetleme yeteneğine başka hiçbir şeye dikkatini veremeyecek kadar bağımlı hale geldiğinde, nihani denetimini, yani bilincinin içeriğini belirleme özgürlüğünü kaybeder.

Enerji güçtür, ancak güç yalnızca bir araçtır. Gücün uğrunda kullanılacağı amaçlar yaşamı zenginleştirebilir ya da acılarla doldurabilir.

Su iyi de olabilir kötü de,yararlı da olabilir tehlikeli de. Ancak tehlikenin çaresi bulunmuştur: Yüzmeyi öğrenmek. (Democritus)

Her bir katılımcının aradığı,potansiyelini gerçekleştirmektir ve başkaları bizi elimizden gelenin en iyisini yapmaya zorladığında görevimizi yapmamız kolaylaşır.

Atina vatandaşının akış yaşamasını olanaklı kılan, nasıl mülkünde çalışan kölelerse, Amerika’nın güneyindeki plantasyonlarda görülen şık yaşam tarzı da ithal edilen kölelerin işgücüne dayanıyordu.

Eğlence araç gereçlerinin ve boş zaman için seçeneklerin şaşırtıcı bir ölçüde emrimize amade olmasına karşın, çoğumuz can sıkıntısı çekmeyi ve nedensiz bir hayal kırıklığının pençesinde kıvranmayı sürdürüyoruz.

Bireysel düzeyde kuralsızlık kaygıya, yabancılaşma can sıkıntısına karşılık gelir.

Yüzyılın en büyük filozoflarından Bertrand Russell, kişisel mutluluğa nasıl ulaştığını şu sözlerle analtır: “Kendime ve kusurlarıma kayıtsız olmayı yavaş yavaş öğrendim; dikkatimi dışardaki nesneler üzerinde odaklamaya başladım: Dünyanın durumu,bilginin çeşitli dalları, sevdiğim insanlar.”

Bedenin yapabileceği her şeyin zevk verme potansiyeli vardır. Ancak pek çok insan bu kapasiteyi görmezden gelir, fiziksel donanımını olabildiğince az kullanır ve böylece akış yaşantısı sunma yeteneğini kullanmamış olur.

Kişi hedefler koyup becerilerini geliştirmedikçe yürümek özelliksiz bir angaryadan başka bir şey değildir.

Kişi gereken becerileri geliştirmezse, uğraşından gerçekten zevk almayı bekleyemez.

Elbette birden fazla fiziksel alanda yüksek karmaşıklık düzeylerine ulaşmak zordur.İyi atletler,dansçılar ya da görme,işitme ya da tat alma uzmanları olmanın gerektirdiği beceriler öyle çoktur ki bir bireyin uyanık geçirdiği ömründe bir iki alandan fazlasında ustalık kazanmak için yeterince psişik enerjisi olamaz. Ancak tüm bu alanların meraklısı olmak, bedenin yapabileceği şeylerden keyif almak için yeterli düzeyde beceri geliştirmek kesinlikle olanaklıdır.

Bellekleriyle hava atmaktan kendilerini alamayan insanlar tanırız. Ama bu yalnızca, insanlar diğer insanları etkilemek için ezber yaptıklarında ortaya çıkan bir durumdur. Kendi kendini motive eden, elindeki malzemeyle içtenlikle ilgilenen ve çevresini değil, kendi bilincini denetlemeyi birinin baş belası olma olasılığı daha zayıftır.

Mutluluk güçte ya da parada değildir; doğrulukta ve çokyönlülüktedir.

Aklımıza gelen ilerlemeler genellikle böylesi gösterişsiz koşullarda, fikirlerle oynamaya kendini adamış insanlar sayesinde gerçekleşir.

Genç insanlar paylarına düşenden genelde daha az memnun olur,değişimi daha çok ister ve mevcut düzenin sıkıntılarına karşı daha dayanıksız olurlar.Bunlar,gerekli olan ama hoşlarına gitmeyen işleriyle, zevkli olan ama fazla karmaşık olmayan boş zaman etkinlikleri arasındaki mesafenin giderek arttığını göreceklerdir.

Psişik enerjinin kişisel kullanımı insana bu işi özgür iradesiyle seçtiğini hissettirir.

İşçiler işlerinden zevk alsalar,bu kişisel olarak onlara yarar sağlayacağı gibi,er ya da geç verimliliği de artırır ve öncelikli olan tüm hedeflere de ulaşılmasını sağlar.

İçsel bir simgesel sistem olmayan insanlar kolayca kitle iletişim araçlarının esiri olabilirler.Demagoglar onları yönlendirir,eğlence dünyası edilgenleştirir ve satacak bir şeyi olan herkes de sömürebilir.Televizyona,uyuşturucuya ve kolaycı politik ya da dinsel kurtuluş çağrılarına bağımlıysak,bunun nedeni güvenebileceğimiz fazla bir şeyimiz olmaması, zihnimizi yanıtları bildiğini iddia eden herkese kendini kaptırmaktan alıkoyacak pek az içsel kuralımızın olmasıdır. Kendi kendine bilgi verme yetisinden yoksun olan zihin gelişigüzelliğe kayar. Zihninin hiçbir şekilde denetleyemeyeceği dış güçler tarafından mı düzenleneceğine,yoksa düzenin,becerileri ve bilgileri organik olarak çıkıp büyüyen içsel modelin sonucu mu olacağına karar vermek kişinin kendi elindedir.

Eğitim ve Para

Elinde olmayanı arzulamak her daim insanlara cazip gelmiştir. Arzulamaya neden olan etkenler de genellikle bir başkasında görme durumu ya da daha fazlasını yapabilecekken söz konusu nesneye ya da özelliğe sahip olamama halidir.
Bir düşünelim.. Şu an neye sahip olsanız daha başarılı,daha bilgili,daha güzel ya da daha sağlıklı olurdunuz?

Elimden düşüremediğim ve sorumluluklarımı yerine getirmekten vakit bulduğum anlarda “Zengin Baba Yoksul Baba” isimli kitabı okuyorum. Robert T.Kiyosaki ve Sharon L.Lechterin birlikte yazdığı bu kitap ekonomi,finans,işletme gibi idari bilimlerle uğraşacak olan öğrenciler özellikle dahil olmak üzere herkesin okuması gereken bir kitap.

Toplumda ekonomik sıkıntıların var olmasının en büyük nedeni devlet değildir. Toplumu temsil eden demokratik devletlerde bütün yükü yöneticilere yüklemek akıl karı da değildir. Herkesin küçük yaşlardan itibaren finansal açıdan kendini yönetebilecek,yatırım yapabilecek,gelir ve giderlerini dengeleyecek bilince sahip olması gerekir.

Eğer sizler Robert T.Kiyosaki kadar şanslı değilseniz –ki hem zengin hem yoksul bir babaya aynı anda sahip olmak nadir görülen bir durum olmakla birlikte şanslı değilsinizdir- finansal bilince nasıl sahip olabilirsiniz?

Birikimler yapıyoruz. Ardından, yoğun çabalar sonucunda elde ettiğimiz birikimimizi sabit bir rakamsal düzeyde bırakarak ya gayrimenkule yatırıyoruz ya da harcıyoruz. Ancak çok azımız bu parayı artırmak için girişimlerde bulunuyor.

Senet,tahvil,bono,fon,hisse alım-satımı gibi yatırım işlemlerini yapan kişiler zaten parayla ilgili kaygı duymayan insanlardır. Bu yatırım işlemlerini gerçekleştirmek zor değilken neden toplumumuzda yastık altına konulan paralar bir anda çarçur edilebiliyor? Anlaşılmazdır.

Kitapta yazar sık sık zenginlerin para kazanmalıyım değil de kazandığım parayı nasıl değerlendiririm,artırırım endişesi içerisinde olduğu söyleniyor. Ayrıca bana en çarpıcı genel nokta ise hiç bir zenginin para kazanmak için çalışmadığı gerçeğinin vurgulanması oldu.

Bence ekonomi konusunda devleti yalnızca bir yönden suçlamaya hakkımız var. Vatandaşlarına finansal bilinç kazandırmak için küçük yaşta eğitim vermeyen bir devletin refahını yükseltmeye çalışması oldukça zordur. Ekonomi,finans alanlarında eğitim veren üniversitelerde bile müfredat hangi kavramın ne olduğunu açıklarken paranın nasıl kullanacağını “ekonomist” ya da “finançı” ünvanlarını alacak kişilere öğretilmemesi eğitim sisteminin suçudur.

Evet, kişi eğer istiyorsa kendisi gidip araştırır ve öğrenir. Ancak eğitim sisteminin bu fırsatı herkese sunması gerekmektedir.

Being Happy

As the saying goes, what matters is not what life brings to you,but what you bring to life.This sentence is from my book which I really like it and I try to think about it when it was over.Richard Layard,states in “Happiness: Lessons from a New Science” that “ secret of happiness is to enjoy things as they are, without comparing them with anything better.

Another is to find out which things really make us happy”. Comparing is important for humans because it makes us creative. I don’t agree with writers opinions about the deal between happiness and without comparing things.

History can show us,many scientists success and many people’s technological innovations.But if we think about them, how did they become successful or how did they make differences instead of being ordinary human?

I firmly believe that they have ambitious charactericts and yes, they like their ineterts. But I also believe that some jealous and some ambitious with pain can make people much better.I’m sure that, not everyone become happy when they are full of ambitious but most of them become much better and they will be happy after whole those pain.

When I think about ambitious and comparing ourselves with others,I remember “The other Boleyn Girl” movie or book. Let me explain with short sentences this story. There was two sisters, -They have alson one brother who called George Boleyn- Anne Boleyn and Mary Boleyn.They were have peaceful life but after Royal visit everything change and Boleyns’ life become complicated. The King of England called Henry VIII first choose Anne Boleyn for being his bondwomen than he choose Mary instead of her.

Anne was ambitious girl and she worked hard and got back the King from Mary and she become Queen of England. Story was over with Anne’s execution. But here we can see that, if you compare yourself with other you will become more ambitious and than may be you will get whatever you want.In my opinion like every thing , being happy has cost.If you want to be happy or if you want to reach your goals, you have to feel the pain first of all.

Than time will pass and if every thing is okay, you will become happy more than before. It similar like being retired. You work hard when you were young,middle-age and old,than you will get rest thanks to whole your effort.

Being happy has cost and you have to compare yourself with other. Science,literature,sports become stronger become of comparing themselves with others. Writers comapre themselves with other writers or swimmers compare themselves with their rivals. Technology developed with race and whole records break by comparing sportives with others.

To sum up, happiness is important for humanity but everything has cost and history can show us that,every innovation and every record exist with ambitious,passion and with pain.

Everyone want to be happy but everyone know that if being happy is easy to get,why everyone everyday try to find it? If it was easy to find why we cannot find it still?

Keşkelerin “Atalet”i

Değişime direnmek elde değildir ki hiç. Hani çok yaşlı insanlar olur, günleri sabit akışındadır. Senin boş bir anında, aklına o yaşlı varlık geldiğinde eminsindir o esnada ne yaptığından. Kafasında neler kurduğundan.

Sıradanlaşmak huzur verir kimisine ama bazılarına da huzursuzluk verir işte. Gençsen huzursuz olmalısın, için içini yemeli ne yapmalıyım diye. Bir kaç ev ya da bir kaç sokak ötede hatta ve hatta kilometrelerce uzaklıktaki yaşlı teyzenden farkın olmalı o an. Şüphe etmeliler seni düşünenler o an ne yaptığından.

Senin adına bahisler yapabilmelidirler. Eğlenceli yaşamalı genç insan biraz.
Çok küçük yaşlarda yasaklarla yaşamayı öğrenen insan, ister istemez garip huylara sahip olur. İlla ki şüphe edersin onun şu an ne yaptığından. Emin olursun ki tahminin yanlış çıkacaktır. Herkes yasaklarla büyümüştür bu kaçınılmaz bir doğru.

O zaman herkes garip huylara sahip değil midir? Madem ki öyle nasıl farkın olacak ki diğerlerinden?

Hareketliliğin bu kez herkesin değişken olmasından ötürü monotonlaşmayacak mı? Her gence aynı öğüdü verirler genelde.

“Değiş, çalış, çabala, bir hedefin, değişime bir katkın olsun” derler ya hep. İstemez miydi “genç beyin” değişmeyi, ne kadar misafir olacağını bilmediği Dünya’ya bir katkı sağlamayı. Ataletmiş bunları yapmayı isteyip, bir türlü yapamamanın adı. Mümin Sekman’ın kitabıydı “Kişisel Ataleti Yenmek”.

Durduruyor bir şey, gizli bir güç “genç beyin”i. Yaşamadım mı ki bunu hiç? Yaşadım elbet, başarısızlıklarıma en büyük neden olarak görerek ataletimi. Seni çıldırtır yapabileceklerini kestirebilmek ama bir türlü yapmazsın çünkü üşenirsin belki de korkarsın.

Durdurur içindeki canavar seni, sende ya uyursun ya da kendini teknolojiye kaptırırsın. Bu kez hiç düşünmezsin ki, uzaklarda bir yerlerde yaşayan yaşlı teyzenin monotonluğundan daha durgundur hayatın.

Bir şeyleri değiştirmek varken işin ucunda, bunu yapmamak için direnenlerin eseridir parlak olamayan bir gündem. “Hayattan olumlu bir gelişme bekleyebilmek için denklemi dengelemek, karşılığında bir şeyler vermek gerekir.” diyor Elif Şafak “Araf” adlı kitabında.

Vazgeçmek zevkelerinden ve bir adım öteye gidebilmek için kendini hırpalamaktır fark yaratabilmek.

İnsan neden üşenir ki? Anlayamıyorum bazen ben de bunu. Bir işe sıkı sıkıya sarılırsan sonucunun seni nereye taşıyacağını bilirsin ama bunu yapmazsın. Daha sonra da yapmadığın şeyleri eğer gerçekleştirebilseydin aslında nerelerde olabileceğini insanlara anlatır aciz durumunu gülünçlüğe dönüştürürsün.

Okumak, izlemek, eleştirmek ve değerlendirebilmektir monoton yaşamı değiştirmek.
Evet var pişmanlıklarım ve keşkelerim.

Bilir misiniz “keşke” ne zavallı bir kelimedir. Tecrübesizlik kokar, korkuları ya da mecburiyetleri barındırır keşkeler. Keşkelerdir insanı atalete sürükleyen. Yoksa bedenin içindeki hangi organ seni öldürmediği sürece bir şeyi yapmaktan alıkoyabilir ki?
Yalnızlığın, kendine yetememenin, çekilen sıkınıtların nedeni, amaçlardan kısa zamanda vazgeçmektir. Aşkla sarılmamaktır hayallere. Tabi ki tüm bunları yazmak kolaydır yapabilmekten!

(9 Ocak 2011//Radikal Genç’teki yazım için lütfen buraya tıklayın

Sosyal Bir Sorumluluk: Beynin Keşfi!

Bu kez kişisel gelişim için değil,hep yanımızda olan bir gücü keşfetmek için yazdı Mümin Sekman.Bilimsellikle gündelik hayatta aşina olduğumuz bilgilerin harmanıydı “ Her Şey Beyinde Başlar” kitabı.. Ya da bir diğer deyişle “Aklımızı başımıza toplama kılavuzu”.
Milletleri kurtaran “büyük beyinler”dir.

Savaşları çıkaranlar da,spekülasyonlar yaratanlar da hatta internet erişimine sahip olmamızı sağlayanlar da –ki bu fikirlerimi onun aracılığıyla insanlara ulaştırabiliyorum- büyük beyinlerdir. Mademki herkese eşit olarak dağıtılmış bir “güç” var, öyleyse neden herkes dünyada bir iz bırakamıyor,kendisine hediye edilen “beynini” kullanarak? Her Şey Beyinde Başlar isimli bu kitabı okurken zaten bilgi birikimimde var olan bir noktayı yakaldım sayfalarda. Hepimizin “fabrika ayarları” var ve bu ayarları keşfetmek,aktifleştirmek bizim elimizde.

Nasıl her telefonun farklı özellikleri,dolayısıyla farklı fabrika ayarları oluyorsa , insanlarda da farklı fabrika ayarlarına sahip beyinler olduğu için her yıl bir “Arşimed” çıkmıyor aramızdan.

Öyleyse fark yaratanlar, Apple’ın eski CEOsu Steve Jobs’un deyişiyle “Dünya’da bir iz bırakanlar” nasıl oluyor da bunu başarabiliyorlar? Fark yaratanlar,iz bırakanlar üst düzey bir eğitim mi alıyorlar, yoksa olağanüstü özellikleri olan genler mi taşıyorlar? Tüm bu soruları zaman zaman kendimize sorarız. O nasıl yapabiliyor da ben yapamıyorum diyebiliriz bazen.

Ardından da kabul edelim ki kendimizi avutmak için,”onun annesi doktor,babası üniversite bitirmiş” gibi cümleler sarf ederek başarısızlığımıza uyduruk kılıflar dikiyoruz. Kendimizi avutup yapılması gerekeni,beynin keşfini erteliyoruz.
Lisede toprağın,yeryüzünün,gökyüzünün katmanlarını öğreniriz de neden tüm bunları saklayacak organımızın katmanlarından bir haber yaşarız? Benim için kitabın en ilgi çekici yanı, beynin bölümlerinin varlığından söz edildiği ve bu bölümlerin bilimsellikten uzak bir şekilde açıklandığı Limbik sistem- Neo Korteks- Reptilian Beyin anlatıldığı kısımdı.

Ortalama düzeyde bir eğitim almış herkes bilir ki insanlar aslında hayvan türünün farklı bir kolunun temsilcisidir. Hal böyle olunca hayvanlardan bizlere geçen bazı “beyinsel” özelliklerin olduğu aşikardır.Reptilian beyin adını verdiğimiz en alt katman insanların geliştirmek için fazla çaba sarfetmemesi gereken bölgedir. Çünkü bu bölgenin gelişimi sonucunda kişiler “sürüngen beyin”li olmaya başlıyorlar.Reptilian beynin varlığı sayesinde hayatta kalma mücadelesi verip,kendimizi koruyabiliyoruz. Ancak gelişmiş bir beynin bundan daha fazlasına ihtiyacı vardır. Bunun için Neo-Korteksi geliştirmek yapılacak en akıllıca davranış olacaktır.Düşünen beyin, sürüngen beyinden çok daha güçlü olmalıdır.
Kitabı okurken nöronlarınızla tanışmaya başlıyorsunuz.

Bunu yaparken de günlük hayatta sıkça karşılaştığınız “benden geçti artık,yaşlandım siz öğrenin” şeklinde büyüklerimiz tarafından kurulan cümlelerin ne kadar da gerçekdışı olduğunu keşfediyorsunuz. Çocuk nöronlar keşfetmeye daima heveslidirler.Bu durum psikolojik ve biyolojk nedenlerden dolayı ortaya çıkar.Çocuklar yabancısı oldukları birçok olayı,nesneyi,kişiyi,durumu anlamak isterler ve bu nedenle de sürekli bir öğrenme çabası içindedirler. Ancak yetişkinlere bakacak olursak,çocuklardan farkılı olarak monotonlaşan hayatlarında günü kurtarmaya yönelik,zihni güçledirici hamlelerde bulunmayarak “hazır bilgileri” kullanırlar.

Yetişkinlerin zihinsel katılıkları teknik yetersizlikten çok,sınırlayıcı zihinsel tutumdan kaynaklanır. Yazarın kitapta yer verdiği şu cümleler düşüncelerime tercüman oluyorlar: “Zamanla,eğitim sistemi ve hayatın monotonlukları insanların öğrenme sevgisini kaybetmelerine neden olabiliyor.Bu nöral bir kader değildir,bireysel tercihlerin yansımasıdır”.

İnsan gelişim sürecinin kalitesini belirlerken yalnız değildir.Bu süreç çocuk yaşlarda başlar ve ilerleyen yaşlarda kişinin kendi seçimleriyle şekillenerek devam eder. İlk gelişim sürecinde devreye aile faktörü girer.Ailenizin ne türde bir gelişim politikası izlediği sizin gelecekteki seçimlerinizde bir parça da olsa etkili olur.Bu konuyla ilgili olarak da kitaptan küçük bir hikaye öğrendim.Dünyada en çok satan beyin kitaplarından birinin yazarı olan bir doktorun annesinin eğitim stratejisi ilgimi çekti.Söz konusu olan doktorumuz,henüz üç yaşındayken dinozorlara merak sarınca, anne bütün evi dinozorlarla donatmış-posterler,oyuncaklar-.

Ardından küçük doktorumuzun hevesi galaksilere yönelince ev bir anda evrende bilinen bütün gezegenlerle,posterlerle,maketlerle dolmuş. Hani bir laf vardır bizim toplumumuzda “çocuğun her istediğini yaparsan şımarır” diye. Bence “her istediğini yapmak” vurgusu yanlış bir saptamayı temsil ediyor. Her çikolata istediğinde alınmamalı evet. Ancak küçük yaşlarda keşifler yapmak isteyen çocuğa bu olanakları sunmak,onun midesini doldurmaktan daha akıllıca bir davranış olmaz mı?
Güzel görünmek,etkileyici olmak bir yana bir de sağlıklı olmak için beslenmemize dikkat ettiğimiz dönemler oluyordur.Aslında duruma biyolojik açıdan bakarsak, vücudumuz yalnızca bir çerçeve.Çerçeveyi dolu kılan da beynimiz.Beyniniz ne kadar donanımlıysa,çerçevedeki fotoğraf da o kadar güzel görünür insalara. Öyleyse güzellik için yapılan beslenme programlarını, neden beynimiz için de yapmayalım? Sınavlara hazırlandığımız dönemlerde ya da şampiyonalar için sıkı antremanlar gerçekleştirdiğimiz zamanlarda beslenmemize dikkat ediyoruz da bunu neden beynimizi baz alarak sürekli hale getirmiyoruz?Kitabın son bölümlerinde göreceksiniz ki beyin için beslenme oldukça önemli bir faktör.Her şeyin temeli olan beynimizi tanıyarak onu doğru kullanmayı öğrenmek hepimizin görevi.

Mesleki hayatta,özel yaşamda,huzurlu geçmesini planladığımız dönemlerde her şeyin temelinde beynimiz yer alıyor.Onu kullanma biçimimiz,kaderimizi belirliyor adeta.Devletlerin politiklarını insanlardan öte beyinler belirliyorlar.Bunun farkına varan gelişmiş ülkeler de “Beyin Haftaları” , “Beyin Günleri” düzenliyorlar. Örneğin Danimarka, 1997 yılını İsveç de 1998 yılını beyin yılı ilan etmiştir.Mümin Sekman’ın yazdığı Her Şey Beyinde Başlar isimli bu kitapta da görüyoruz ki Türkiye’de de böyle bir girişime ihtiyaç duyuluyor.

Bence toplumumuza beyni basit bir şekilde anlattıktan sonra onu kullanmayı sürekli hale getirecek metotları anlatabilmek başlıca görevlerimiz arasında yer almakta. Bunun için gençlerin öncü olup,araştırıp,halka ulaşması sosyal bir sorumluluğu gerçekleştirmek olacaktır.