Monthly Archives: June 2011

Sokrates Der ki :

Kime eğitimli diyeceğim !Ben , öncelikle koşullar tarafından yönetilmek yerine onlara egemen olan ,her fırsatı yiğitçe karşılayan ve zekice hareket eden , tüm iş ve ilişkilerinde onurlu olan , huysuz kişilere ve olumsuzluklara iyi yaklaşan , ayrıca zevklerini kontrol altında tutan ve talihsizliklere boyun eğmeyen , başarıyla şımarmayan insanlara ” eğitimli ” derim…

Elektrikli Arabalar ve Türkiye

“İsteyen herkes aracını elektrikliye çevirebilecek”.Evet haberin başlığı tam olarak da buydu. Elektrikli araçların varlığı ilgimi çektiği için bu habere göz attım. Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, isteyen herkesin aracını elektrikliye dönüştürebileceğini söylemiş. Ergün bununla ilgili olarak dönüşüm firmalarının bakanlığa başvurduklarını da belirtmiş.

Ankara’daki ilk elektrik şarj istasyonunun Sanayi Bakanlığı’na kurulmasından dolay bakan Nihat Ergün elektrikli Renault Fluence’I test etmiş.Bakanın elektrikli araçla ilgili üç kelimeden oluşan yorumu şöyle olmuş: “Hızlı,sessiz ve seri”. Her kesimden vatandaşın bu yenilikten yararlanabilmesi için sanırım ÖTV’yi elektrikli araçlarda oldukça az tutmuşlar.

Normal araçlarda %37 olan özel taşıt vergisi , elektrikli araçlarda %3’e kadar düşürülmüş. Ergün dizel araçların 100 km yolu 25-30 liraya, bu aracın ise 2.5 liraya yapabildiğini vurgulamış.Ayrıca kredi faizlerinin artıp artmayacağına ilişkin sorulara da bakan Ergün yanıt vermiş. Kredi faizlerinin artıp artmayacağı konusundaki beklentiler bu tarz otomobillere talebin artmasına yol açmış. Merkez Bankası’nın kredi faizlerini artırmadığını bildiren Ergün, Türkiye ekonomisinde faiz artışı beklentisi çok gerçekçi değil” diye konuştu.

Haberin içeriği ile ilgili daha fazla bilgiyi alabileceğiniz link yazımın sonunda yer almaktadır.Ancak aklıma bir soru takılmıştı bu haberden sonra. Türkiye elektrik enerjisinin büyük bir kısmını kendi mi üretiyordu yoksa bu ihtiyacını yabancı kaynaklardan mı sağlıyordu. Yaptığım basit bir araştırmadan sonra şu bilgiye ulaştım : “Türkiye’nin elektrik enerjisi sektöründe, yabancı şirketlerin yatırım tutarı 15,1 milyar liraya ulaştı. Daha çok termik santral projelerine ilgi gösteren yabancı yatırımcıların bu kısımdaki yatırım payı ise 6,7 milyar dolar olarak gerçekleşti”. Peki 15,1 milyarı yabancı kaynaklı olan bu enerji türünün araçlarda kullanılması bizlere ne gibi bir artı sağlayacaktı ?

Aklınıza şu soru gelmiş olabilir “ benzin de kullansak o da yabancı kaynaklı.Elektrik enerjisiyle hiç değilse gideceğimiz kilometer başına daha az ücret ödeyebileceğiz”. Haklısın.

Ama haberin geri kalan kısmı bu “artı”yı da eksiye çevirebilecek nitelikte sanırım. Elektrikli araç kullanmak için aküye ihtiyacınız var. Bu akünün kira bedeli de Avrupa´da aylık 79 euro. Bakan Ergün’ün söylediklerine gore firmalarla akü konsunda görüşmeler sürüyormuş. Gelişmekte olan bir ülkede akünün aylık kira bedeli çok mu düşük olur işte bu tartışılabilir.

Aslında elektrikli arabaları destekliyorum. Doğa açısından avantajları olacaktır elbette. Olumsuz yanlarını araştırmayı bırakıp düşündüm de acaba elektrikli otomobilin yaratıcısı kimdi?

Bu sorunun yanıtı da benim için şaşırtıcı olmuştu. Kendi kendine elektrik bir cihaz vardı ve bunu bir Türk üretmişti. 600 bin dolar harcayarak üretilen bu cihazla ilgili bilgiler de şöyle : “Rus ajanlarının, Hindistan, Almanya ve İsviçre’nin peşinden ayrılmadığı Türk Cengiz Geldeç, hiçbir ek yakıta ihtiyaç duymadan kendi kendine elektrik üreten cihazı imal etti.

Habertürk’te yer alan habere göre; Aslen Ağrılı olan Delgeç, 3 yıldır üzerinde çalıştığı cihazdan herhangi ek bir kuvvet almadan elektrik üretmeyi başardı. Sadece 2 adet akü vasıtasıyla ilk hareketi cihaza verip daha sonra basınç yoluyla cihazın sürekli olarak çalışmasını sağlıyor.

Ağrılı mucit Delgeç, ürettiği cihazı elde etmek isteyen ülkelerin olduğunu, Hindistan’dan bir heyetin gelip cihazı almak istediğini ve 5 Ekim’de de heyetin Türkiye’ye geleceğini söyledi. Ürettiği cihazları başkalarının eline geçmemesi için imha ettiğini söyleyen Delgeç, peşine Rus ajanlarının düştüğünü söyledi”.

Dışa bağımlı olmaya her zaman karşı olan bu ülke , elektrik konusunda da Türk yatırımcı payını eğer yükseltirse Türkiye’nin enerji sektöründeki geleceği parlak görünebilir.

http://kobidestek.org/dunya-bu-turkun-pesinde/

http://yenisafak.com.tr/Ekonomi/?i=271533

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18101928.asp?gid=384

Thomas Jefferson nored this while reflecting on the tiny incentive that led to the Boston Tes Party and , in turn , the American Revolution: “So inscrutable is the arrangement of causes and consequences in this world that a two-penny duty on tea , un justly imposed in a sequestered part of it , changes the condition of all its inhabitants.

Avrupa’nın En İyi Hava Yolu

THY, Skytrax tarafından verilen “Avrupa’nın En İyi Havayolu” ödülünü almaya hak kazanmış.Geçtiğimiz aylarda THY Genel Müdürü Temel Kotil Kadir Has Üniversitesi’ni ziyaret etmişti. Bu ziyareti ekonomi temalı bir seminerdi. Ben bu seminerin yarısında çıkmak durumunda kalsamda seminer esnasında verdiği sayısal değerler ve iddiaalı konuşmaları böyle bir sonuca ulaşacaklarının habercisiydi sanırım.Okuduğum habere göre THY’nin başarısının 3 nedeni varmış..
Aralarından en çok ilgimi çekenle başlamak istiyorum. Temle Kotil demiş ki, uçuş esnasında yolcuların izlediği ekrandan THY ile ilgili eleştirilerinizi bize aktarın diyorlarmış.Bunu da başka bir hava yolu şirketi yapmıyormuş. Bu nedenle THY farklıymış. Bir diğer nokta da hizmetlerinin ucuz olmadı ve bu nedenle de tercih ediliyor olmasıymış.Temel Kotil bu konu hakkında şunları söylemiş : Bizim uçaklarımız ortalama 12 saat uçuyor, onların uçakları ortalama günde 8 saat uçabiliyor. Bu, uçak yere indiğinde çok hızlı bir şekilde hazırlanıp yeniden uçuşa veriliyor demektir. Aradaki bu fark verim demektir ve uçakların maliyetini aşağı çeker. Kullandığımız uçakları yönlendiren sistem rüzgarları da hesaba katarak akaryakıt tasarrufu sağlıyor. Bu bize yılda 30 milyon dolar tasarruf sağladı. Dolayısıyla THY, son 6-7 yılda Avrupa’nın en verimli havayolu haline geldi. Bir de Türkiye’deki birim giderleri Avrupa’daki rakiplerimize göre hala düşük. Bunlar üst üste eklenince giderlerimiz düştü. Kaliteyi yaptık, giderleri düşürdük ama bir üçüncüye marka algısına da ihtiyaç var. Eğer markanız yoksa istediğiniz kadar iyi hava yolu olun, istediğiniz kadar çok büyük olun, istediğiniz kadar ucuz olun kimse sizi tercih etmez. Fiyat, tercihte bir parametredir. Kalite, fiyat ve marka önemlidir. Marka konusunda en büyük çalışmayı 2005 yılında başlattık.

Bütün bu başarılar göz önüne alındığında ekonomik istikrar ve doğru yapılan planlamalar sonucunda başarıya ulaşılmıştır. Ayrıca hedef koyan THY bu hedefe ulaşabilmek için çaba göstermiştir.

Her alanda olduğu gibi “En iyi” olabilmek için yine formül aynı.. Hedef,planlama ve azim..

Ekonomide Paradokslar//St.Petersbourg-Mücevher & Su

Ekonomiye giriş derslerinde her öğrencinin aşikar olduğu,duyduğu bazı paradokslar vardır. Ben “mücevher ve su” paradoksunu hatırlıyorum. Bana oldukça ilginç gelmişti bu paradoksun varlığı.Olay anlaşılacağı gibi şundan ibaretti. Büyük paralar ödeyip mücevherler alıyoruz. Ancak alınan bu mücevherler ya eşimizin takısı oluyor ya da çok nadir gidilen davetlerdeki kostüm tamamlayıcımız. Yani insana ihtişam katmak için satın alınıyorlar mücevherler.

Su konusunda gelince. Küresel ısınmayla birlikte daha da önem kazanan suyun insan yaşamı için vazgeçilmez olduğu zaten bilinen basit bir gerçektir. Ancak gün içerisinde susadığınızda,cebinizdeki bir kaç kuruşla, girdiğiniz herhangi bir marketten suyunuzu satın alabiliyorsunuz. Oldukça uygun fiyata bulunan su,insan yaşamı için vazgeçilmezken, “olmasa da olur” diyebileceğimiz mücevherlere neden bu kadar çok paha biçiyoruz?

Yani ortadaki iktisadi problem şudur ki; suya ihtiyacımız var ve çok ucuz,ancak değerli taşlara ihtiyacımız yok ama bunlara çok fazla para verebiliyoruz.
Para durumu adlı programdan öğrendiğim iki kavram geliyor aklıma.

Sunucu bayan bu programda almaya yeltendiğimiz ürün veya hizmetlere sahip olmadan önce kendimize şu soruyu sormamız gerektiğini söylemişti. Sahip olmak istediğiniz şey “İstek mi?” yoksa “ihtiyaç mı?”. Bende bu iki kavrama dayanarak bu paradoksun çıkış yolunun bu soru olduğunu düşünüyorum. Su bir ihtiyaç olmakla birlikte değerli taşlar isteğimizdir. Lükse sahip olmak,lüksün tadını çıkarabilmek için öncelikle ihtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz gerekir.

Bu paradoks konusu oldukça hoşuma gitti.Bu nedenle google’da yaptığım kısa bir taramdan sonra bir paradoks daha buldum. İsmi “St.Petersbourg Paradoksu”. İsminden dolayı ekonomiyle ne tarz bir bağlantı kurulmuş diye bir göz gezdirmek istedim. Ardından öğrendim ki bu paradoksun bir adı daha varmış. O da “St.Petersbourg Lotosu”. Bu bir oyunmuş aslında. Yüksek bir miktar para yatırarak bu oyuna giriyorsunuz. Aslında bu bir yazı-tura oyunu desek daha doğru olur.

Bu oyunda yazı geldiği anda maceranız son buluyor. Peki younnasıl oyananıyor? Yazı eğer ilk atışınızda gelirse $2 alıyorsunuz. İlk seferde gelmediyse bir kez daha atıyorsunuz ve şansınız varsa yazı gelince $4 alıyorsunuz.Yine mi olmadı?Bundan sonraki atışınızda eğer yazı gelirse $8 dolar alıyorsunuz. Anlaşılacağı gibi ödül katlanarak çoğalıyor.

Ama insanlar bu oyuna girmekte çekimser kalıyor.Bu çok doğal çünkü yüksek bir miktar verip girdiğiniz oyunda eğer ilk atışta yazı gelirse,yatırılan onca para 2 dolarlık değere sahip olacak. Geleneksel finans teorisine göre eğer bir oyunun ödülü,oyuna giriş ücretinden fazlaysa insanlar bu oyuna rağbet eder. Ancak St.Petersbourg oyununda bu durum geleneksel finans teorisiyle uyuşmadığı için insanların çekimser kalması beklenen bir durumdur.

İstanbul’a 4,5 Milyar Dolarlık Yatırım ve UCLG Başkanlığı

İstanbul’un tarihini yapısından da bolca söz eden bir kitap okuyorum(Ahmet Ümit/İstanbul Hatırası).Bu nedenle ekonomi sayfasında yer alan İstanbul’la ilgili bir haber görünce neler anlatılıyor acaba diye çok merak ettim ve haberi okumaya başladım. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ABD’nin Baltimore kentinde düzenlenen ABD Belediye Başkanları Birliği’nin yıllık konferansına katılmış.

Bu konferansta, okudğum habere gore ABD’lileri çok şaşırtmış.
Kadir Topbaş demiş ki: 2004 yılından bu yana görevdeyim. İstanbul’a 24 milyar dolar yatırım yapıldı. Küresel ekonomik krize rağmen durmadık. 2011 yatırım bütçemiz 4.5 milyar dolar.

Bu yatırımlarımızın istihdama etkisini ölçtük ve 100 binin üzerinde geri dönüş olduğunu gördük. Bu ekonomik krizi aşmanın yolu isterlerse bir araba, isterlerse bir simit olsun mutlaka harcamaya teşvik etmek ve ekonomiyi hareketlendirmek gerekiyor.

Bu konuda yerel yönetimlere çok önemli görevler düşüyor.
Kadir Topbaş, Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Birliği (UCLG) örgütünün başkanlığını almış. Bu durumu da şöyle değerlendirmiş. Daha once bu birliğe girmek hayalken şimdi bu birliğin başkanı olabilmek Türkiye için,İstanbul için çok iyi bir başarı.

Konferansta yetkililere metro hızını 70 saniyeye kadar indirdiğimizden, cep telefonuna aktarılmış trafik yoğunluk haritası ve trafik kameralarından bahsedilmiş. Trafik yoğunluk haritalarıyla ilgili programın da yazılımı bizlere aitmiş ve bu ABD’de yokmuş.

Ulaşım araçları konusunda olumsuz eleştiri yapmak biraz haksızlık olabilir diye düşünüyorum.Çünkü gerçekten metrobüs,metro,füniküler,tüneller günlük yaşatımızda bir yerden bir yere ulaşmamızı kolaylaştırmıştır. Başkan toplu taşıma araçlarının bir kaç yıl içerisinde (2014) vatandaşların yoğunluk yaşamadan seyahat edebilecekleri olanaklar haline geleceğinden söz etmiş.

Eğer 2-3 yıl içerisinde böyle bir şey yapılabilecekse gerçekten takdir edilir bu davranış. Çünkü sene içerisinde otobüslerdeki kepazelikleri en iyi öğrenciler bilir. Ama eleştirilmesi gereken bir konu var. Bildiğim kadarıyla toplu taşıma araçlarında sürücülerin saç,sakal temizliği konusunda titiz olmaları gerekiyor.

Ben bu yıl çoğu otobüste Robinson Crusoe’dan pek bir farkı olmayan sürücüler gördüm. Eleştiriye de tahammül edemiyorlar o da ayrı mesele.
Yapılan harcamaların karşılığı alınıyorsa bu durum ekonomik açıdan sevindirici.İstihdam kapıları da açılıyorsa eğer doğru yoldayız demektir.Ama bütün çarpıklıklar düzelmeden de olumlu değerlendirmeler yapmamak gerekiyor.

Yurt Dışında Okudum Diyebilmek

“Üniversiteyi yurt dışında okudum”
“Üniversiteyi yurt dışında okuyacağım”
“Yüksek lisansı yurt dışında yapacağım/YAPMALIYIM”

Yukardaki üç cümle de üniversite öğrencilerinin veya üniversite öğrencisi olmayı hedefleyenlerin düşündüğü seçeneklerdir. Globalleşmek için veya kendi ülkesinin üniversitelerinin eğitimini yetersiz bulanlar için oldukça mantıklı düşünceler bunlar.Belki de dillerini geliştirmek ya da yaşadıkları kültürden sıyrılmak gibi amaçlar doğrultusunda da bu tip düşünceler aklımızdan geçiyor olabilir.

Bu konu hakkında “The Economist”in blogunda bir makale okudum. Ekonomi,Finans,İşletme gibi bölümlerle ilgili olarak yurt dışındaki okulların tutumları,maliyetler ve rekabet konularından bahsediliyordu.

Ticari konularda eğitim veren okulların,ticaretten daha düzgün ve başlı başına küreselleştiği gerçeği yer alıyordu bu makalede.Ticari konularda eğitim veren küreselleşmiş okullar seçkin kesim olarak tabir edilen-diğer bir deyişle “elit”- insanların eğitimlerinde büyük pay sahibi oluyorlar.Bunun Türkiye’den örnekleri verilebilir. Boğaziçi Üniversitesi’nin İktisadi idari bilimler fakültesinin web sayfasında,fakültenin akademisyenlerinin neredeyse hepsi MBA’larını yurt dışındaki okullarda tamamlamışlar.

Kemal Derviş,Serra Sabancı gibi Türkiye’de tanınan isimler de yurt dışında üniversite ya da yüksek lisans eğitimlerini tamamlamışlar.Bireylerin sivrilmesinde bu kadar etkili olan “yurt dışı” eğitimie büyük bir bütçe ayrılması oldukça doğal oluyor. Bazı ticari konularda eğitim veren üniversiteler,kampüslerini ülkele sınırlarını aşarak farklı ülkelere de taşıyorlar. Örneğin Fransız okulları Singapur’da tam zamanlı bir fakülte açabiliyor.Bu durum sonucunda da “switchers” ve “swingers” olarak tabir edilen iki öğrenci profili ortaya çıkıyor.

“Switchers”: who start their degrees in one campus and finish in another
“Swingers” : who spend at least some time abroad

Bu tarz iki gruptan oluşan öğrenci profilleri Türkiye’de de mevcut.Bazı üniversiteler yurt dışında kampüsler açmak konusunda elverişli şartlara sahip olmayabilirler. Ancak bu durumun da çaresi mevcut.

Yurt dışındaki bir okulla yapılan anlaşma,kampüs açamama durumunun en güzel çaresi oluyor.Bu durum için de yine bir örnek vermek gerekirse Şangay’daki (CEIBS) The China Europe International Business School, Harvard Business School ile yaptığı bir anlaşmayla öğrencilerinin MBA’larını yurt dışında tamamlamalarını sağlayabiliyor.

Okulların istedikleri bazı şartlar da yer alıyor tabiki. The University of Michigan’s Ross School of Business, 1.sınıf olan MBA öğrencilerinin 7 ay boyunca yurt dışında çalışmaları şartını getiriyor.

UNESCO’nun yaptığı bir saptamadan da söz etmek istiyorum. 2007 yılında öğrencilerin dörtte biri yurt dışında ticari konularda eğitim almış ve bu rakam diğer alanlara gelen rağmbetten çok daha fazlaymış.

1997 yılında üniversiteler 74 adet ticari konuları kapsayan dersler açmış. Ancak bu rakam 2007 yılında 641’lere kadar ulaşabilmiş. Bu da demek oluyor ki ortaya bir rekabet piyasayı çıkmış. Bu nednele de bu konularda eğitim veren okullar seçici olmaya başlamış.

Globalleşmenin ticari açıdan kuşkusuzdur ki dezavantajları da yer almakta.”Kalite kontrol”ünü sağlayabilmek,sağlanamadığı takdirde dezavantaj olarak kurumlara geri dönebilmektedir. Globalleşmeyle birlikte üniversitelerin maliyetleri aşırı derecede artıyor ve bu artışlar da kalite kontrolünün iyi yapılmasını gerektiriyor. Öğrencilerde 360 derece düşünebilme,stratejik saptamalar yapabilme gibi yetenekler de aranmaya başlıyor.

Okuduğum yazıda hoşuma giden bir cümle vardı. Uluslararası öğrenci alımını gerçekleştiren okullarda şüphesizdir ki her dilden her dinden ve her renkten insanlar yer alır. Bu insanlar arasında iletişimin kurulması oldukça güzel bir durumdur. Çok fazla renk ve çok fazla aksanın yer aldığı ortamlarda değişik dünya görüşlerinin çıkması her zaman olacak bir durum da değildir.

“Yurt dışında okudum” demenin bir anlamı yoktur bence. Yani eğer okuduğunuz okulun kalitesi,dünya çapında başarılara imza atmış ve tanınmış mezunlar vermesi,öğrencilere sunduğu olanlaklar yani okulun nitelikleri sarfettiğiniz tek bir cümle olan “yurt dışında okudum”dan çok daha önemlidir.

For more or original http://www.economist.com/node/18802722

FACEBOOK HALKA ARZ EDİLİYOR!

“The Social Network” filmini izleyenler,facebook’un kurucusu olan Mark Zuckerberg’e açılan davayı hatırlarlar. Harvard’da Mark’la birlikte okuyan Cameron ve Tyler Winklevoss, “facebook” fikrinin kendilerinden çalındığı gerekçesiyle Mark Zuckerberg’e dav aaçmışlardı. Yayımlanan haberlere göre Mark Zuckerberg bu davayı kaybetmiş.2008 yılında iki kardeşe 65 milyon dolar ödemek zorunda kalan Mark Zuckerberg’in daha fazla davayla karşı karşıya kalabileceği de haberlerde yer alıyor.

Facebook için olumsuz bir durum yaratan bu olaylar şirketin halka arz edilmesine zemin hazırlamış bulunuyorlar.Facebook’un COO’su olan Sheryl Sandberg’a göre de şirketin halka arzı yapılmalı. Ocak ayında Goldman Sachs ve birçok yatırımcı Facebook’a 1,5 milyon dolar yatırım yapmışlardı.Daha sonradan yapılan saptamalarla şirketin çok daha fazla değeri olduğu gerçeği kabullenilmişti.

Gazeteden alıntı yapmak gerekirse “600 milyon kullanıcısı Facebook yönetimine eski ABD Başkanı Bill Clinton’un sözcülüğünü yapan Joe Lockhart’ın Küresel İlişkiler Başkan Yardımcısı olarak girdiği açıklandı.

Lockhart’ın göreve başlamasıyla birlikte şirket yönetiminin daha hızlı hareket edebilir hale geleceği belirtilirken, Beyaz Saray’da edindiği tecrübelerin Facebook için kullanılmasının da fayda sağlayacağı kaydedildi(Hürriyet)”.

Ortaya çıkan bu durumların sonucunda görülüyor ki Facebook sanal alemde arkadaşlar arasında yayılan haberlerin aracısı olmanın dışında ekonomik etkinliğiyle de gündemde kalmayı sürdürecek.

Lady Gaga ve Mother Teressa

The Economist’in blogunda okuduğum “ The angel and The monster” başlıklı yazı oldukça ilgimi çekti. İlgimi ekmesinin sebebi başlığı değildi aslında. İçeriği ve kullanılan fotoğraf beni bu yazıyı okumaya iten en büyük etkenlerden oldu. Lady Gaga ve Mother Teressa’nın konu edildiği bu yazıda ekonomi,yönetim gibi içerikler nasıl olabilir anlam veremedim ve okumaya başladım. Ancak edindiğim bilgiler oldukça güzellerdi.

Lady Gaga ve Mother Teressa liderlik edüstrisinin en son ikonları olarak görülüyor. Peki bu iki insan neden bu endüstrinin ikonları oldu? Mother Teressa 100’den fazla ülkede “Dini Misyonerlik”ler yapan yardım kurumları kurdu. Lady Gaga ise popülerliği oldukça fazla olan U2 grubundan bile fazla olan bir şarkıcı haline geldi. Lady Gaga’nın kazancı tahmini olarak 2011 yılında $100m olacağı düşünülüyor.

Peki bu kadınlar neden ekonomistteki bir makalede yer almayı başardılar? Bu soruyu şu an bile kendime sorduğumda aklıma şu cevap geliyor. İlginç bir ikili seçilmiş ve bu ikilinin ismini gören bu yazıyı –aynı benim gibi- okumak isteyecektir. Yani ilgi çekmek gibi bir beklenti söz konusu gibi düşünüyorum. Ama aslında The Economist’in buna ihityacı yok,biliyorum. Neyse konuya dönmeliyim.

Ruma Bose ve Lou Faust “Mother Teressa,CEO” adında bir kitap yazmışlar. Ayrıca Lady Gaga’yla ilgili olarak da Jamie Anderson ve Jörg Reckhenrich “Lady Gaga: born this way?” isimli kitabı yazmışlar. İki bayanında uzun surely,basit ve belirli bir çizgide ilerlemesi sonucu ulaştıkları bu popülarite oldukça ilgi çekici görünüyor.


Her ikisinin de uyguladığı belirli stratejiler var. Mother Teressa gayet sade giyimli bir bayan. Namus ve itaat konusunda da oldukça sıkı,disiplinli biri. Ancak Lady Gaga çok zıt özellikler göstermekte. Bilindiği gibi garip giyisiler ve saç modelleri seçen amerikalı şarkıcının uyguladığı stratejiler var. Örneğin hayranlarına “hayranlarım” demiyor.

O insanlar Lady Gaga için “küçük canavarlarım” biteliğini taşıyorlar. Eşcinsellik konusunda destekleyici olan Lady Gaga “gay” haklarını savunuyor. Ayrıca gençlere de çirkin olmanın oldukça doğal bir durum olduğunu aşılıyor. Bu şarkıcının uyguladığı 3 soruluk bir strateji var ki,işletme dersinde öğrendiğim bir döngüyü bana anımsatıyor.

Lady Gaga’nın 3 sorusu şöyle:
1.BEN KİMİM?
First, a personal story: who am I? (She stresses that she was the weird kid at school, but driven to be creative.)
2.BİZLER KİMİZ?
Second, a group narrative: who are we? (She calls her fans “my little monsters” and herself “Mama Monster”, and she communicates with them constantly via Facebook and Twitter.)
3. NEREYE GİDİYORUZ?
third, a collective mission: where are we going? (She promotes gay rights and celebrates self-expression; she tells her fans that together they can change the world.)

Sorular sorarak belirli bir strateji doğrultusunda ilerlemek oldukça etkili ve bence profesyonel bir yöntem. İşletme dersindeki 3 sorudan oluşan durum da şuydu.


NOW——WHERE——HOW
NOW(Where will be in the future)Where(How do we get there)How

Her iki kişi için yapılan saptamalarda aslında vurgulanmak istenen en önemli nokta çimiş oldukları yoldan çok duruşları ve karizmaları. Hayatın her alanında duruşumuz ve olaylar karşısında uyguladığımız politikalar karizmamızdan güç alırlar.Bu nedenle ünlülerin karizmatik duruşları liderlik açısından yol gösterici nitelikler taşımaktalar.

http://www.economist.com/node/18772204