Monthly Archives: September 2011

Sosyal Bir Sorumluluk: Beynin Keşfi!

Bu kez kişisel gelişim için değil,hep yanımızda olan bir gücü keşfetmek için yazdı Mümin Sekman.Bilimsellikle gündelik hayatta aşina olduğumuz bilgilerin harmanıydı “ Her Şey Beyinde Başlar” kitabı.. Ya da bir diğer deyişle “Aklımızı başımıza toplama kılavuzu”.
Milletleri kurtaran “büyük beyinler”dir.

Savaşları çıkaranlar da,spekülasyonlar yaratanlar da hatta internet erişimine sahip olmamızı sağlayanlar da –ki bu fikirlerimi onun aracılığıyla insanlara ulaştırabiliyorum- büyük beyinlerdir. Mademki herkese eşit olarak dağıtılmış bir “güç” var, öyleyse neden herkes dünyada bir iz bırakamıyor,kendisine hediye edilen “beynini” kullanarak? Her Şey Beyinde Başlar isimli bu kitabı okurken zaten bilgi birikimimde var olan bir noktayı yakaldım sayfalarda. Hepimizin “fabrika ayarları” var ve bu ayarları keşfetmek,aktifleştirmek bizim elimizde.

Nasıl her telefonun farklı özellikleri,dolayısıyla farklı fabrika ayarları oluyorsa , insanlarda da farklı fabrika ayarlarına sahip beyinler olduğu için her yıl bir “Arşimed” çıkmıyor aramızdan.

Öyleyse fark yaratanlar, Apple’ın eski CEOsu Steve Jobs’un deyişiyle “Dünya’da bir iz bırakanlar” nasıl oluyor da bunu başarabiliyorlar? Fark yaratanlar,iz bırakanlar üst düzey bir eğitim mi alıyorlar, yoksa olağanüstü özellikleri olan genler mi taşıyorlar? Tüm bu soruları zaman zaman kendimize sorarız. O nasıl yapabiliyor da ben yapamıyorum diyebiliriz bazen.

Ardından da kabul edelim ki kendimizi avutmak için,”onun annesi doktor,babası üniversite bitirmiş” gibi cümleler sarf ederek başarısızlığımıza uyduruk kılıflar dikiyoruz. Kendimizi avutup yapılması gerekeni,beynin keşfini erteliyoruz.
Lisede toprağın,yeryüzünün,gökyüzünün katmanlarını öğreniriz de neden tüm bunları saklayacak organımızın katmanlarından bir haber yaşarız? Benim için kitabın en ilgi çekici yanı, beynin bölümlerinin varlığından söz edildiği ve bu bölümlerin bilimsellikten uzak bir şekilde açıklandığı Limbik sistem- Neo Korteks- Reptilian Beyin anlatıldığı kısımdı.

Ortalama düzeyde bir eğitim almış herkes bilir ki insanlar aslında hayvan türünün farklı bir kolunun temsilcisidir. Hal böyle olunca hayvanlardan bizlere geçen bazı “beyinsel” özelliklerin olduğu aşikardır.Reptilian beyin adını verdiğimiz en alt katman insanların geliştirmek için fazla çaba sarfetmemesi gereken bölgedir. Çünkü bu bölgenin gelişimi sonucunda kişiler “sürüngen beyin”li olmaya başlıyorlar.Reptilian beynin varlığı sayesinde hayatta kalma mücadelesi verip,kendimizi koruyabiliyoruz. Ancak gelişmiş bir beynin bundan daha fazlasına ihtiyacı vardır. Bunun için Neo-Korteksi geliştirmek yapılacak en akıllıca davranış olacaktır.Düşünen beyin, sürüngen beyinden çok daha güçlü olmalıdır.
Kitabı okurken nöronlarınızla tanışmaya başlıyorsunuz.

Bunu yaparken de günlük hayatta sıkça karşılaştığınız “benden geçti artık,yaşlandım siz öğrenin” şeklinde büyüklerimiz tarafından kurulan cümlelerin ne kadar da gerçekdışı olduğunu keşfediyorsunuz. Çocuk nöronlar keşfetmeye daima heveslidirler.Bu durum psikolojik ve biyolojk nedenlerden dolayı ortaya çıkar.Çocuklar yabancısı oldukları birçok olayı,nesneyi,kişiyi,durumu anlamak isterler ve bu nedenle de sürekli bir öğrenme çabası içindedirler. Ancak yetişkinlere bakacak olursak,çocuklardan farkılı olarak monotonlaşan hayatlarında günü kurtarmaya yönelik,zihni güçledirici hamlelerde bulunmayarak “hazır bilgileri” kullanırlar.

Yetişkinlerin zihinsel katılıkları teknik yetersizlikten çok,sınırlayıcı zihinsel tutumdan kaynaklanır. Yazarın kitapta yer verdiği şu cümleler düşüncelerime tercüman oluyorlar: “Zamanla,eğitim sistemi ve hayatın monotonlukları insanların öğrenme sevgisini kaybetmelerine neden olabiliyor.Bu nöral bir kader değildir,bireysel tercihlerin yansımasıdır”.

İnsan gelişim sürecinin kalitesini belirlerken yalnız değildir.Bu süreç çocuk yaşlarda başlar ve ilerleyen yaşlarda kişinin kendi seçimleriyle şekillenerek devam eder. İlk gelişim sürecinde devreye aile faktörü girer.Ailenizin ne türde bir gelişim politikası izlediği sizin gelecekteki seçimlerinizde bir parça da olsa etkili olur.Bu konuyla ilgili olarak da kitaptan küçük bir hikaye öğrendim.Dünyada en çok satan beyin kitaplarından birinin yazarı olan bir doktorun annesinin eğitim stratejisi ilgimi çekti.Söz konusu olan doktorumuz,henüz üç yaşındayken dinozorlara merak sarınca, anne bütün evi dinozorlarla donatmış-posterler,oyuncaklar-.

Ardından küçük doktorumuzun hevesi galaksilere yönelince ev bir anda evrende bilinen bütün gezegenlerle,posterlerle,maketlerle dolmuş. Hani bir laf vardır bizim toplumumuzda “çocuğun her istediğini yaparsan şımarır” diye. Bence “her istediğini yapmak” vurgusu yanlış bir saptamayı temsil ediyor. Her çikolata istediğinde alınmamalı evet. Ancak küçük yaşlarda keşifler yapmak isteyen çocuğa bu olanakları sunmak,onun midesini doldurmaktan daha akıllıca bir davranış olmaz mı?
Güzel görünmek,etkileyici olmak bir yana bir de sağlıklı olmak için beslenmemize dikkat ettiğimiz dönemler oluyordur.Aslında duruma biyolojik açıdan bakarsak, vücudumuz yalnızca bir çerçeve.Çerçeveyi dolu kılan da beynimiz.Beyniniz ne kadar donanımlıysa,çerçevedeki fotoğraf da o kadar güzel görünür insalara. Öyleyse güzellik için yapılan beslenme programlarını, neden beynimiz için de yapmayalım? Sınavlara hazırlandığımız dönemlerde ya da şampiyonalar için sıkı antremanlar gerçekleştirdiğimiz zamanlarda beslenmemize dikkat ediyoruz da bunu neden beynimizi baz alarak sürekli hale getirmiyoruz?Kitabın son bölümlerinde göreceksiniz ki beyin için beslenme oldukça önemli bir faktör.Her şeyin temeli olan beynimizi tanıyarak onu doğru kullanmayı öğrenmek hepimizin görevi.

Mesleki hayatta,özel yaşamda,huzurlu geçmesini planladığımız dönemlerde her şeyin temelinde beynimiz yer alıyor.Onu kullanma biçimimiz,kaderimizi belirliyor adeta.Devletlerin politiklarını insanlardan öte beyinler belirliyorlar.Bunun farkına varan gelişmiş ülkeler de “Beyin Haftaları” , “Beyin Günleri” düzenliyorlar. Örneğin Danimarka, 1997 yılını İsveç de 1998 yılını beyin yılı ilan etmiştir.Mümin Sekman’ın yazdığı Her Şey Beyinde Başlar isimli bu kitapta da görüyoruz ki Türkiye’de de böyle bir girişime ihtiyaç duyuluyor.

Bence toplumumuza beyni basit bir şekilde anlattıktan sonra onu kullanmayı sürekli hale getirecek metotları anlatabilmek başlıca görevlerimiz arasında yer almakta. Bunun için gençlerin öncü olup,araştırıp,halka ulaşması sosyal bir sorumluluğu gerçekleştirmek olacaktır.

What is The Risk?

In many languages , “risk” reflect bad feelings to most of the population. But I guess an interesting point about the word of “risk!”.In Chinese language Risk is reflect by these two symbols. And these symbols mean “danger” and “opportunity”.危险 Isn’t it interesting?

TAYLORCULUK

Geçtiğimiz kış sosyal medyada “call center”larla ilgili bazı haberler geziniyordu. Bir fast food zincirinin call center elemanlarına ne kadar gaddarca davrandığını ve onları insan haklarına uymayan şekilde çalıştırdığı konusunda ürkütücü haberler okumuştuk. Ekonomideki “Taylorculuk” kavramının anlamını öğrenince ve kısma bir araştırma da yapınca gördüm ki günümüzde yaşanan bu olaylar aslında geçmişin bir yansıması,liberalizmin gölgesi.. Yani “bırakınız yapsınlar” yani “ laissez faire!”..
Liberlizmin sloganı olan “bırakınız yapsınlar” , Fransız fizyokratları tarafından ileri sürülmüştür. Kişi özgürlüğüne dayanan liberal düşünceye bilimsel bir nitelik kazandıran İngiliz ekonomist Adam Smith’tir.Peki Taylorculuk nedir? Kısaca emeği en çok yoğunlaştıracak biçimde işçiyi çalıştırma yöntemidir denebilir.. Bu kavram Amerikalı mühendis Taylor (1856-1915) tarafından önerilmiştir.Bu yöntemin temeli, emeğin harcanması sırasında işçiye zaman kaybettiren bütün öğeleri ortadan kaldırmak ve çok hızlı çalışmayı gerçekleştiren teknik bir iş bölümü sağlamaktır. Frederic W.Taylor , örneğin , bir işçinin bir küreği tutma biçimine kadar en ince ayrıntıları saptamış ve fabrikalarda kullanılan çeşitli kürekleri en çabuk kullanabilecek iki tip küreğe indirmişler. Taylor, işçileri hareketlerine göre bir iş bölümüne bağlamış ve bir hareketin belli bir sürede en çok ne kadar tekrarlanabileceğini saptamıştır. Her işçi yalnızca bir hareketi yapmakla görevlendirilince işin hızı ve emeğin verimi artmaktadır. Örneğin işçiler bir tost makinesi yapmakla yükümlülerse, birinci işçi sadece ızgarayı makineye yerleştiriyor diğeri elektrik kablosunu alete bağlıyor bir diğeri ise makineyi açma kapama tuşunu takıyor. Bu işçiler bütün gün aynı hareketleri tekrarlayarak hızlı bir üretim gerçekleştiriyorlar.Taylorizm, sanayi işçisini, Adam Smith’in gösterdiğinden de fazla önemsizleştirmiş ve otomatikleştirmiştir.Bu durumun sonucu olarak işçilerde,ruh sağlığı bozuklukları,bunalım süreçleri yaşama gibi olumsuzluklar meydana gelmiştir.Öyle ki işçiler tuvalet ihtiyaçlarını bile diledikleri gibi gideremiyorlar. Taylorculuk sisteminde tuvalete gitmek için bile belirli bir süre yer almakta.
Bu bilgiler doğrultusunda anlıyorum ki, “call center”lardaki olumsuzluklar geçmişin filizlenmiş çeşidini oluşturuyor.İnsan emeği,insan vücudu ekonomik kaygı uğruna köreltiliyor.Bir diğer insanın zenginliği,binlerin yaşam savaşıyla oluşuyor..

RERUM NOVARUM!

RERUM NOVARUS! YENİ ŞEYLER! 1891 yılında yayımlanan sosyo-ekonomik durumla kilisenin ilgilendiğini gösteren ilginç bir genelgenin ismidir.Papa XIII.Leon’un yayımladığı bu genelgenin içeriği toplum için olumlu gelişmelerin destekleyici özelliklerini barındırıyor.

İki bin yıllık Hristiyan yasalarının, hızla gelişen anamalcılığın çeşitli gelişmelerine uymadığı grekeçesiyle papalar, kısa aralıklar izleyerek ekonomik genelgeler yayımlamakta ve ekonomik eşitsizlikleri gidermek için öğütler vermektedir.Bu tarz ekonomi öğütlerine metafizik ekonomi denebilir.

Metafizik ekonomi, économie métaphysique, insanların ekonomi konusunda doğadan koparak, metafizik unsurların etkisiyle adımlar atmasına neden olan kavramı temsil eder.Papaların yayımladığı bu genelgeler de metafizik ekonominin en tipik örneklerini oluştururlar. Bu genelgeler başlangıç sözleriyle anılırlar; papa XIII.Leon’un bu genelgesi( genelge için tıklayınız ) de yeni şeyler anlamına rerum novarus sözcükleriyle başlamaktadır.Papa XIII.Leon yayımladığı bu genelgede (tam ismiyle YENİ ŞEYLER HAKKINDA diyebiliriz) kapitalizmi ve mülkiyet karşıtlığını reddetiğini açıklamıştır.Kapitalizme karşı Hristiyan merhametini ön plana çıkartarak , kapitalizmin toplumun geniş kesimlerini yoksul bıraktığını ifade etti.

Egemen güçler Leo’ya tepki gösterse de , Kilise halk tarafından daha fazla desteklenmeye başlanmıştı. 1891 yılında yayımlanan bu genelgenin kırkıncı yılı dolayısıyla papa XI.Pius’un 1931 yılında yayımladığı QUADRAGESİMO ANNO (kırkıncı yıl) genelgesinde Hristiyan kilisesi, vaktiyle bütün gücüyle desteklediği ve hatta feodal dönemde kendisinin de bizzat katıldığı , sömürünün uçlaşmış durumlarını ve gerilimini yumuşatmak için şu öğütleri vermektedir : “Mülkiyetin, bireysel ve toplumsal olmak üzere , iki yanı vardır.

Öyle mülkler vardır ki özel kişilerin elinde bırakılmaları kamu yararı için olumsuz bir durum oluşturur.Çünkü sahiplerine bu mülkler çok büyük bir güç sağlar.Bu gibi mülklerin topluma bırakılmaları gereklidir”.

Papa ekonomik öğütlerine şöyle devam eder : “ Adil ücretin emekçiyle ailesinin durumu ve genel ekonominin zorunlulukları hesaba katılarak saptanması gerekir.Bu ücretin , emekçilere, sadece zorunlu harcamalarını değil, bireysel refahlarını artırmaları gerekir.Karlara işçiler de ortak edilmelidir. Denetimsiz bir özgürlükten doğan ekonomik kötülüklerin devlet eliyle önlenmesi şarttır. Serbest rekabet kendi kendini yok etmiştir ve bunun yerini ekonomik bir diktatörlük almıştır.

Getiri ve değeri büyük olan mallar az sayıda kişinin elinde toplanmaktadır. Toplum yapısının birliği sınıf zıtlaşmaları üstüne kurulamaz”. Bu sözlerden anlaşıldığı üzere Kilise’nin sınıfsal farka tepkisi ortaya çıkmaktadır. Papaların yayımladığı bu bildirilerden en ünlülerinden biri de Ana ve Öğretmen ( Mater et Magistra ) bildirisidir. Bu bildiri papa XXIII.Johannes tarafından 1961 yılında yayımlanmıştır.

Papa, bu bildirisinde , sosyalizasyonu ekonomik ve sosyal hakları daha iyi gerçekleştirdiğini, oysa insan özgürlüğünü kısıtladığını ilerisürer. İşçilere insanca yaşayacak bir ücret verilmesini , gelişmiş ve gelişmemiş bölgeler arasındaki ilişkilerde hak ve adalet ilkelerinin uygulanmasını öğütler.Bu genelgelerde toplumu dinsel öğütlerle düzenlemeye çalışma amacı yer almaktadır.

Yoğurtçu Louis Vuitton!

“Yoğurtçudan LV’ye CEO olur mu?”..

Bu başlığı 16 Eylül 2011 tarihinde Habertürk gazetesinin “ekonomi” sayfasında okudum.Haberin özeti şöyleydi. 21 yıldır Danone’de çalışan Jordi Constans , 2012 yılında Louis Vuitton Moet & Hennessy’nin (LVMH) CEOsu olacak. Bu durumla ilgili olarak LE FİGARO ve THE WALL STREET JOURNAL gazeteleri ilginç ve alaycı başlıklara yer verdi. Haberle ilgili olarak Fransız Le Figaro Gazetesi “Louis Vuitton LV logolu yoğurt satacak,işyerime yoğurt taşıyacak bir çanta arıyordum” şeklinde yorum yaptı.

WSJ ise Jordi Constans’ın 1 dolara sattığı yoğurtlardan sonra 1.000 dolarlık çantaları satmaya alışmasının zaman alacağı görüşünde. Ayrıca LV’nin şu anki CEOsu olan Yves Carcelle ile Jordi Constans’ın karşılaştırmasını da yapan gazeteler şu görüşü sunuyor. Yves Carcelle gerek defilelerde,gerekse markanın sponsor olduğu organizasyonlarda belirmeyi çok seviyor.

Ancak Jordi Constans göz önünde bulunmayı tercih etmeyen bir karaktere sahip.Yapılan bu karşılaştırmada göz ardı edilen bir durum olduğunu düşünüyorum.

LV , Bulgari gibi ünlü mücevher firmalarını de bünyesine katmış bir tüketim grubu. Bilindiği üzere de LV gibi markaları kullanan kesim oldukça varlıklı kişilerden oluşuyor. Bu da demek oluyor ki hitap edilen kesimden etkinlenmeye başlayan CEOlar da defilelere veya sponsor olunan organizasyonlara katılmaktan zevk almaya başlıyorlar.

Danone’nin Louis Vuitton gibi belirli bir gelir grubuna hitap etme gibi bir durumu olmadığından da Jordi Constant organizasyonlarda boy göstermeyecek diye negatif bir tutum izlemenin yersiz olduğu görüşündeyim.

Ulaşımdaki Haksız Ödemeler

Ulaşım ağlarıyla ünlü birçok ülke var.Genel olarak da ulaşımda ün yapmış bölgeler turistlerin uğrak yerlerinden oluyor. Ayrıca birçoğu da gelişmiş ülkeler kategorisinde yer alıyorlar.

Ulaşımın kolaylığından ötürü “keşke her yer burası gibi bir alt yapıya sahip olsa” dediğim Londra geliyor direk aklıma. İngiltere gibi gelişmiş bir ülkenin ulaşım açısından parmakla gösterilecek şehri Londra’da gitmek istediğiniz yerin posta kodunu “transport for London” (TFL) adındaki siteye yazarak alternatif yolları,zaman aralıklarını,bakımda olan yolları yani herşeyi görebiliyorsunuz. Ancak bu yazıyı yazmamın nedeni Londra’nın ulaşım ağını övmek değil, İstanbul’daki oldukça saçma olan bir yapılanmayı eleştirmek.

Londra’da A istasyonundan kalkıp Z istasyonuna kadar giden bir metronun yolcuları , A’dan binerken okuttukları bileti (ya da Türkiye’deki akbille aynı görevi gören Oyster adındaki kartı da kullanabilirler) B istasyonunda inerken de okutuyorlar. Ancak A’dan binip T’de inen kişi , A’dan binip B’de inen kişiden çok daha fazla para ödüyor. Adalardan seyahat edenler bilirler. Burgaz Adası’ndan Kınalı Ada’ya seyahat eden kişi de, Burgaz Adası’ndan Kabataş’a giden kişi de aynı ücreti ödüyor.

Son yıllarda bu duruma “Adalı Kart” adındaki bir kartla dur denilmeye çalışıldı. Ancak adalılara sunulan bu olanak eleştiri yapmamı enegellemedi.Çünkü adalılara kolaylık sağlayıp,misafir gelenlere ya da günübirlik seyahat edenlere haksızlık yapılması pek de kabul görülebilecek bir durum değil.Pek çok kişi bu durumun farkında ve şikayetçi.

Ama bizim toplumumuzda fazlaca görülen, şikayetçi olup harekete geçmeme durumu söz konusu olduğundan bir arpa boyu yol alınamıyor. Bu şekilde fazladan verilen liralar biriktirilme amacıyla bir kenara konulsa belki herkes için daha olumlu tablolar oluşmaya başlar.

ZAMANIN KIYMETİ

…Yürümek akla gelebilecek en basit fiziksel etkinliktir, ama insan kendine hedefler koyar ve yürüme sürecini denetimi altına alırsa, çok zevkli olabilir.

Öte yandan,insan spor etkinliklerine sırf moda olduğu için ya da sağlığına yararlı olduğu için kendini zorunlu hissederek katılırsa,top sektirme oyunundan yogaya,bisiklete binmekten savaş sanatlarına kadar günümüzde var olan yüzlerce ileri düzey sporun ve beden kültürünün hiçbiri zevkli olmayabilir. Pek çok insan, sonuç olarak pek az denetleyebildiği bir fiziksel etkinlik rutinine kendini kaptırır, zevk alarak değil , görev duygusuyla spor yapar. Bunlar sıkça görülen , biçimle maddeyi birbirine karıştırma hatası yapmışlardır ve yaşantılarını belirleyen tek “gerçeklik”in somut eylemler ve olaylar olduğunu sanırlar. Böylelerine göre , şık bir sağlık kulübüne üye olmak , zevk almalarını neredeyse garantiler.

Oysa daha önce gördüğümüz gibi zevk ne yaptığınıza değil , yaptığınız işi nasıl yaptığınıza bağlıdır… Bu küçük paragrafı Prof.Dr.Mihaly Csikszentmihalyi’nin AKIŞ adlı kitabından alıntıladım. Yukarda yansıtılan saptamaların günümüz insanları için ne kadar da doğru olduğunu farkettim. İnsanlar fark edilmek,fark yaratabilmek,ilgi çekebilmek veya prestij göstergesi olduğunu düşündükleri aygıtlara sahip olabilmek isterler. Çok geniş bir arkadaş çevresi,kabarık bir cüzdan,prestijli kartvizitlere sahip olmak her daim insanların gözlerini kamaştıran istekler olmuştur.

Yaşamın her aşamasında olduğu gibi , isteklere ulaşabilmek için gayret göstermek,istikrarlı ve sabırlı bir şekilde hedefe yaklaşmak için çalışmak gerekir. Ancak hedefe ulaşmak için yapılan işten zevk alan birisiyle sadece zorunluluktan yapan başka bir birey arasında nasıl bir fark oluşur? Kimisi elde ettiği başarının,hayalinin maliyeti olarak bir ömrünü verir. Hedefe ulaşmak için yapılabilecek en büyük fedakarlık da bir daha sahip olunamayacak senelerin feda edilmesidir bence.

Amaçlarımıza giden yolda harcanan zamandan zevk almak, geçen yıllar için de “yatırım yaptım” diyebilmek mi daha zevklidir? Yoksa mutluluk vermeyen seneler için “eziyet çektim ama sonuca ulaştım” demek mi daha zevklidir? Şüphesizdir ki ilk seçenek herkesin tercihidir. Ayrıca her iki seçenekteki sorular kişiyi aynı yere ulaştırmayacaktır hiç bir zaman.. Demek istediğim şudur ki,zevk almadan yapılan iş kişiye belki başarı getirir ancak , zevk alarak yapana daha çok başarı getirecektir.

Bazen düşünür müsünüz siz de? Üniversite sıralarındaki binlerce genç acaba oraya kendi isteğiyle mi gelmiştir?Her yıl yüzlerce bölümden mezun olanların hepsi de mezun olduğu alanlara ilgili midir? Yapılacak ufak gözlemler bizlere gösterecektir ki , bu günlerde üniversitelerde bir çok öğrenci gönlünden geçmeyen bölümlerde senelerini heba etmektedirler. Alanından zevk alarak çalışan ve mutluluk içerisinde mezun olan öğrenciler zaten şu günlerde köşe başlarını tutanlardır.

Bir alana moda olduğu için ilgi göstermek ya da statüsünü yükselteceği düşüncesiyle yapılan işlere harcanan zaman kesinlikle kişiye bir yarar sağlamayacaktır.Belki ideolojilerden belki de kişinin kendini geliştirmemek için çaba sarfetmesinden dolayıdır ki bu gün çok garip ızdıraplar çeken insanlar mevcuttur. Çöpe atılan,boşa geçirildiğine inanılan senerlin ızdırabı..

HARVARD BUSİNESS SCHOOL’DA SİZE NE ÖĞRETİRLER?

Sahip olduklarıyla yetinmeyip daima daha fazlasını isteyen , daha iyi olmaya çalışan , daha başarılı olmayı hedefleyen insanlar vardır. Bu özellikteki kişiler çevrelerine genellikle sürüden daha değişik bir enerji yayarlar. Çoğunlukla hırslı olan bu tip insanların hedefleri daima bir öncekinden daha yüksekte ve ulaşılması bir o kadar da güç seviyede olur.Motivasyon ya da etiket uğruna binbir çabayla girilen ünlü okullar da bu tip insanların tatmin mekanlarıdır.

Ancak kimisi de vardır ki Philip Delves Broughton gibi , kendisine yeni bir kariyer macerası oluşturmak adına, o güne dek edindiği tecrübeler sonucunda şu “hırslı insanların” gözlerini diktikleri okullardan birine kabul edilebilir. Yalnızca hayallerine ya da daha derin analizlere kavuşmak adına..
“Harvard Business School’da Size Ne Öğretirler?” adlı kitabın yazarı olan Philip Delves Broughton’un Harvard anılarından ve değerlendirmelerinden oluşan bu kitapta idealleri olan gençlere veya finans-ekonomi alanında kendilerini geliştirmek isteyen kişilere ulaşması gereken mesajlar var.

Eğer bir şeyler yaratıp dünyaya “bende yaşıyorum!” demek istiyorsanız veya araştırma yapmaktan,öğrenmekten zevk alanlardansanız aldığınız eğitim sizi tatmin etmeyebilir. Kitaptan edindiğim bilgilere dayanarak , bahsettiğim tarzdaki kişilerin aradığı okul standardı Harvard olacaktır. Hatta “ben bu kadar sıkısını da istemiyordum aslında” dedirtecek okul da harvard’dır.

Kitap size bankalar ve finans konusunda bilgiler verirken , ekonomistin düşünme tarzını da biraz olsun kavramanızı sağlayacaktır.Kitabı okurken aldığım bazı notları aktarmak istiyorum şimdi sizlere. Bankaları ve onların kredi verme mantığını ele alalım. Günümüz koşullarında kredi almak artık oldukça kolayken , müşteriden istenen bazı belgeler vardır.

İkametkah , tapular ve devlet güvenceleri vs.. Bankalar sizin kredi karnenize bakar ve nasıl bir kullanıcı olduğunuzu anlamaya çalışırlar. Paranızı zamanında ödüyor musunuz?Geliriniz, alıdığınız krediyi bankaya ödemeniz için yeterli seviyede mi?Borcunuzu ödemediğiniz takdirde banka bu durumdan kendini nasıl kurtaracak ve parasını geri alabilecek Bankalar müşteriyi bu sorularla birlikte değerlendiri ve kredi vermeyi ya kabul ederler ya da reddederler.

Ancak şöyle ilginç bir kredi vermeme gerekçesi de mevcut. Bankalar reklam ajanslarına,hukuk bürolarına ya da mimarlık ajanslarına kredi vermek konusunda isteksizdirler.Çünkü bu tip müesseseler İNSANla çalışırlar ve insanlar her an kalkıp gidebilirler.Bu demek oluyor ki banka kendini sağlama alıp müesseseleri hizmet ya da üretim donanımına,materyallerine göre değerlendiriyorlar. Paranızın miltarı elemanlarınızın varlığını ve kafa yapısını gölgeleyemiyor.Kredi karneniz ne kadar pürüzsüz olursa olsun , elemanlarınızın çekip gitme ihtimali de bankaların size kredi vermeme sebepleri arasında yer alabiliyor.Kredi konusunda bankaların oldukça sıkı müşteri analizi yapması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü krediler bankaların varlıklarıdır ve müşterileri için tuttukları para da borçlarıdır.Varlığın emanet edildiği kişinin seçimi titizlikle yapılmalıdır.Bu durum hem bankaların para hareketlerini sağlamlaştırır, insanları da kredi borçlarını karşılayamama durumundan kurtarır.Sıkı müşteri analizi şart gibi.

Kitabı okurken Philip Delves Broughton sayfalarca muhasebe dersini anlatmıştı.Harvard’daki bir Riedl soy adlıakademisyene göre “Muhasebe, bir şirketin hikayesini rakamlar aracılığıyla anlatılması”ydı.Derslerde kiralamaya karşı sahip olmanın muhasebe açısından faydalarından bahsediliyordu. Çünkü bir şeye sahip olunduğunda aktif hanenize eklenen yeni rakamlar finansal açıdan daha sağlam adımlar atmanıza yardımcı olabilir.

Ayrıca derslerde eşsiz ve motivasyon veren cümleler de sarf ediliyordu. “Fark yaratmak ve kendi isteklerini dayatmak arasında ince bir çizgi var” cümlesi gibi..
Hani okullarda herkesin tecrübe edindiği bazı testler uygulanır.Motivasyonunuz ne düzeyde? Kişiliğiniz hangi mesleğe yatkın? Stres altında çalışmak için ideal kişi misiniz? Bu tarz sorulara yanıt bulunacağı düşüncesiyle saatlerce doldurduğumuz ve sonuçları aldığımızda yalnızca bir göz gezdirip bir kenara bıraktığımız testler vardır.

Harvard Business School’a kabul edilme şartları arasında çözülmesi ve sonuçlaırnın okula teslim edilmesi gereken bazı testler vardı.”Bu testlerin insan karakterinin zengin dokusunu alıp steril bir harf grubuna indirdiğini düşündüm” diyordu yazar. Ben daha acımasız bir değerlendirme yaparak bu testlerin tamamen zaman kaybı olduğunu düşündüğümü söylemeliyim.İnsanların zayıf yönleri , karakterlerinde gizledikleri “kahramanları” bir türlü dışarı çıkaramamalarından yakınıyor olmalarıdır.

Ama çoğumuzun kabullenmediği ve bu gerçeği hiç bir test sonucundan asla öğrenemeyeceğimiz bir gerçek var. O gerçek “ bazılarımız sıradan insanlarız ve oldukça az sayıda kişinin içerisinde gizlenmiş bir kahraman var.Ve eğer o kahraman ortaya çıkmak istiyorsa zaten test sonuçlarına ihtiyaç duymadan karşımıza çıkar”dı.Yazarın bahsettiği bir test ilgimi çekmedi değil aslında.

My Reflected Best Self yani Yansıtılmış En İyi Ben testi. Bu test diğer testlerden, bireylerin güçlü yönlerini yapıcı şekilde desteklerdiklerinde hangi temel birleşenlerle karşılaştıklarına dair anlayışa açıkça odaklanmasıyla ayrılır.Yani güçlü yönlerimize verdiğimiz ayrıcalıklar sonucunda nelerle kaşrılaşacağız bu test bize bunu gösteriyor.

Toyota’nın ne kadar sistemli ve insancıl bir şirket olduğunu da bu kitap sayesinde öğrendim.Örneğin Toyota işçilerine JİDOKA isminde bir yöntem uyguluyordu.Bu yöntemin amacı her türlü sorunu anında belirginleştirip çözmek için üretimi durdurmaktı. Çalışanlardan biri iş esnasında ters giden bir şeyler olduğunu düşündüğünüde çalışma standının üzerinde bulunan kolu çekebiliyor ve sorumlu kişilerin çalışanın yanına gelip hemen sorunu çözmeye çalışıyordu. Toyota Üretim Sistemi’nde sadece ve sadece ihtiyaç duyulanı , ihtiyaç duyulduğunda üretme yöntemi olan Tam Zamanında Üretim özelliği vardı.
Her yöneticinin amacı kalıcı bir rekabet avantajı yakalamaktır.

Her yatırımcının hayali ise , bunu başarabilecek şirketler bulmaktır.Peki düşünelim,böyle bir şirket günümüzde var mı? Evet var ve benim aklıma ilk olarak Apple geliyor. Apple’ın pazarlama stratejisi ve büyüme adımları öyle sistematik ki , piyasaya yeni giren her yatırımcının,girişimcinin bu yolu kendine örnek alması şart gibi.Steve Jobs’un Apple’ın CEOluğunu bırakması şu günlerdi oldukça sarsıcı bir haber olarak gazeteleri meşgul etmekte. Talihsiz bir duruma maruz kalan Steve Jobs birçok girişimciye “bu piyasada nasıl iz bırakılır?” sorusunun yanıtını öğretircesine yıllarca şirketini büyüttü.

Hatta öyle ilginç bir hikayesi vardı ki , okuyunca insanoğlunun neler başarabileceğine tanık olabiliyoruz hala.Apple’ın oldukça sistematik bir pazarlama stratejisi vardı. Bu şirketin ürünlerinden birini aldığınızda otomatikman başka bir ürününe ya da yazılımına da ihtiyaç duyuyordunuz. İpod alanların İtunes kullanması gerekiyordu.İpad alanalrın İpad 2 çıkınca onu da satın almak için içleri gidiyordu.

Pazara girmeye yeltenen rakip cihaz üreticileri,rekabetin yalnızca ürün kalitesi üzerinden yürümediğini, Apple’ın yaratmış olduğu tüm ekosistemi de hesaba katmak zorunda kalıyorlardı.Evet Apple için doğru kelimeler “onun bir ekosistem yaratmış” olmasıydı.

Harvard Business School’da Size Ne Öğretirler? Adlı kitapta yukarda yer alan bütün bilgilerin çok daha derinini çok daha aydınlatıcı bölümlerini bulacağınızın garantisini verebilirim. Gerçekten aklıma geldi de, bir insanın anıları başka bir kimseye nasıl olur da bu kadar çok bilgi katabiliyor?