Monthly Archives: November 2011

Melek Yatırımcı

Melek yatırımcı” kavramı Türkiye’de henüz yeni kullanılmaya başlayan bir kavram. Hatta bu kavram henüz gelişme çağına bile girmeyi başaramamış,tanıtım düzeyinde uygulanan kavramlar sınıfında yer almakta.

TOYP (Türkiye’nin On Başarılı Genci) gecesi ödül töreninde “Melek Yatırımcılar Derneği” ödül almıştı. Bu yatırım kavramıyla bir sene önce işletme kitabında tanışmıştım, Angel investor. Peki bu kavram ne demek? Geleceği var mıdır? Kimlerdir bu “melekler”? Ne yaparlar ne işe yararlar?

Melek yatırımcıların özelliklerinden birini bu günlerde bir çok bankanın reklamında yer alan “KOBİlere yardım” sloganıyla benzer bulsamda,bu tip yatırımcıların özelliklerini okuduktan sonra fikrim değişti.

Öyleyse bu kavramı açıklamaya başlamalıyım.

Melek yatırımcılar, gelecek vaad eden,iyi bir iş fikri olup da yeterli sermayeye sahip olmayan kişi ya da kişilere finansman sağlayan yatırımcılardır.
Peki bankaların küçük işletmelere,büyümek isteyen işletmelere verdikleri kredilere mi benziyor bu yatırım aracı diyebilirsiniz.Yanıtım hayır olacaktır.

Melek yatırımcılar finansal destek sağladıkları kişi veya kişilerin işletmelerine yönetim kurullarında yer alarak ya da gelişim temelli stratejik yollar çizerek büyümelerine yardımcı olurlar.Zaten melek yatırımcı olarak nitelendirilen kişiler ilgilendikleri sektörde tecrübe edinmiş insanlardır. Yatırımcılar finansman sağlamayı seçtikleri kişilerin işletmelerinin sektörde nasıl gelişebileceklerini önceden kestirebilen girişimcilerdir.

Girişimci niteliklere sahip sermaye konusunda sıkıntı çeken kişilere, girişimci niteliğine bürünmüş ve girişimci olmanın hakkını vermiş kişilerin yardım etmesi benim melek yatırımcı tanımımdır.

Ancak tabi ki bu “yardım” karşılıksız olmayan bir yardımı ve yalnızca yatırımı yapana fayda sağlamakla yetinmeyen bir eylemi niteliyor.
Genel olarak melek yatırımcıların hangi sektörlere ilgi duyduklarını da belirterek yazımı sonlandırmak isityorum. Bu tip yatırımcılar en çok sağlık hizmetleri,yazılım ve biyoteknoloji sektörlerine rağbet ediyorlar.

Başarı ve Para

Para yapmak,yaptığınız işin karnesidir.

Bu cümlenin sahibi şu sıralar “para-başarı” arasındaki ilişkinin konuşulmasına neden olan Ali Sabancı’dır. Konu hakkında düşünülürse,bir münazarada sıkı iki grubu birbiriyle yarıştırabilecek bir ikilidir “para ve başarı”.

Birinci grubun konusu “Para başarıyı getirir ama başarı parayı getirmez” olacaktır. İkinci grubun konusu ise “Başarı parayı getirir ama para başarıyı getirmez”.

Öncelikle birinci grubun çıkış noktasını ele alalım ve bu iki kavram arasında akıl yürütmeye çalışalım. Varlıklı aileler genellikle çocuklarını iyi bir eğitim almaları için yurt dışındaki tanınmış okullarda okumaya yönlendirirler. Yurt dışına çıkan çocuklar, ailelerininkine göre tümden değişik bir kültürün içerisinde büyürler ve ülkelerine dönerler. Bu tarz yetişen çocuklar genellikle diğerleri arasından sivrilirler. Şirketler,kuruluşlar “yurt dışı” temelli kişileri meraklı bakışlarla,ilgiyle değerlendirirler. Yani toplumun büyük bir kesiminden farklı olan bu birey değişik pozisyonlarda görev alır ve gayret ederek yüksek maaşlı işinde hayatını devam ettirir.

Durum şöyle de olabilirdi. Ailesinin şirketine egemen olacak olan kişi toplumun büyük bir kısmından farklı olabilecek şekilde eğitilir ve kendi imparatorluğunu geliştirmek üzere işe koyulur.

Her iki durumda da başarı,parayla gelmiştir. Ancak bu işin “görünen” yüzüdür. Bireylerde var olan potansiyel,motivasyon,girişimci yapı ve analitik düşünme sistemi bir de paranın gücüyle birleşince ortaya tarihi başarılar çıkabilir. Yani para merkezli olarak toplumda “bir fark yaratılsa” yeterli olur.

Parayla gelen bu başarının aslında bireyin hedeflerine ve potansiyeline bağlı olduğu sonucuna varmak güç değildir. Yani tek başına maddi güç kişiyi belirli bir seviyeye kadar getirebilir. Ancak maddi güç desteği yitirildiğinde kişi yeniden olduğu yere geri döner.

Parayla gelen başarının fırsat eşitsizliğine güzel bir örnek oluşturduğu kanaatindeyim. Potansiyeli olan bir genç maddi destek alamadığı için yükselemezken, diğerine göre daha sönük bir ışığa sahip olan ama maddi yönden ezici güçte olan kişinin yükselebilmesi ve hem de bu eylemden sonra maddi yoksunluğa maruz kalana hükmetmesi eşitsizliğin en acımasızıdır.

Konuya bir de “Başarı parayı getirir” perspektifinden bakalım.

Ali Sabancı’nın söylediği bu cümlenin değerlendirilmesi aşamasında alanında uzman kişilere konu hakkında sorular yöneltilmişti. Soruları yanıtlayan uzmanlardan Mümin Sekman’ın verdiği bir örnekten yola çıkarak “başarı parayı getirir” konusunda yorum yapmak istiyorum. Yazar Orhan Veli ve Van Gogh isimlerini örnek olarak sunmuştur. Her iki isim de para kazanamadıkları için başarısız mı sayılmalıdır?

Para odaklı yapılan eylemler her zaman başarıyı getirir demek yanlıştır. Ali Sabancı “Para yapmak,yaptığınız işin karnesidir” cümlesini sarfetmesi, Orhan Veli’nin başarısız bir karneye sahip olduğu sonucunu akıllara getirebilir.

Başarının sürekliliği,paraya egemen olmayı sağlar. Zaten kimse ilk başarısında milyonlar kazanmamıştır. Kazanılan bu ilk zafer,kişiyi motive etmiştir ve kişiyi daha fazlası için çalışmaya yöneltmiştir.Birikerek dolmaya başlayan başarı kutusu da sonunda diğer başarı kutularından daha yüksek seviyede doluluğa sahip olduğu için ödülü kazanır. Burada ödül paradır.

“Başarı” kriteri kimsenin ulaşamadığı düzeyde bir alanda sivrilmek,rekor kırmaktır. Bu durumda da nadir rastlanan sonuçlar ödüllendirilmeyi hak eden sonuçlar kategorisine girerler.

Paranız çok olabilir ancak bu miktar sizin başarınız olmak zorunda değildir. İllaki bu bol sıfırlı hesap cüzdanlarının sıfırları artarken yoğun çalışmayla gelen,yoktan var edilen bir serveti oluşturma amacını düşünmeden çalışan bir bünye mevcuttur.

Girişimcilik Haftasında Bir Kurultay

Rusya cumhurbaşkanı Dimitriy Medvedev ile Vladimir Putin’in yaptığı görev değişimi bu GÜN Türkiye için ne ifade ediyor? TIME dergisinin 28 Kasım tarihli yayınında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yer verilmesiyle Dimitriy Medvedev ve Vladimir Putin arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

Çeşitli gazetelerde okuduğum makalelere dayanarak şu yorumun dikkatimi çektiğini belirtmek istiyorum. Bilindiği üzere, Cumurbaşkanlığı-Başbakanlık sisteminden vazgeçip Başkanlık sisteminin getirileceği gündemde. Bu durumda da gazeteciler,yazarlar ve politik konularla ilgilenen kişiler Türkiye’ye birr uh ikizi arama peşindeler. Bu arayışın sonunda da bulunan ülke Rusya oldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Recep Tayyip Erdoğan’ın yer değiştirmesi sonucunda oluşturulacak başkanlık sistemini iddia eden gazeteler bu durumu Rusya’da meydana gelen Medvedev ve Putin değişimiyle bağdaştırmış. Zamanla ülkemizde de durumun bu şekilde gelişip gelişmeyeceğini göreceğiz.


Yönetim şekliyle ilgili olarak izlenen bu politikalar çerçevesinde Türkiye şu an Ortadoğu ülkelerine örnek oluşturacak nitelikler taşıyor. 14-20 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen Girşimcilik Haftası etkinliklerinde de gündeme gelen konulardan birinin Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerine rol model olduğuydu.

18-19 Kasım tarihleri arasında Lütfi Kırdar Kongre Salonu’nda gerçekleşen Dünya Türk Girişimciler Kurultayı’na katılma fırsatı buldum. Bu kurultayda dinlediğim beş konuşmacı,dinlediğim anılar ve edindiğim beş yeni fikir, katıldığım “Profesyoneller Oturumu”nun bitmesiyle unutulmaz cümleler bıraktı zihnimde. Bunları paylaşmak istiyorum.

Öncelikle bu oturumun konuşmacıları Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan (Moderatörlük görevinde), Hüsnü Özyeğin,Hikmet Ersek,Ali Beba ve Ali Sabancı’ydı. Oturum esnasında genç bir birey olarak henüz düşündüm ki “henüz çok gencim,19 yaşındayım. Hiçbir tecrübem yok. Bu şirket sahibi insanların konuşmaları bana ne katacak ki?” diyordum. Ancak bu oturum iyi ki katılmışım dediğim ender etkinliklerden birisi oldu.

Programın başında salonda fiilen bulunan bu 5 ismin dışında, Dr.Mehmet Öz de video yoluyla salonda bulunan konuklara ulaştı.Kendisinin Türkiye’ye gelme konusunda ne kadar istekli olduğunu,Konyalı olan babasının ona neler kazandırdığını dinledik. Ardından Mehmet Öz’ün babası salonda bizlere kısa bir konuşma yaptıktan sonra Ali Sabancı’yla oturum programı ilerlemeye başladı.Pegasus hava yolu şirketi ve THY ile ilgili yapılan espirilerden sonra beni en çok etkileyen konuşmacılardan birisi olan Hüsnü Özyeğin konuşmasına başladı.
Yeni bir üniversite olan “Özyeğin Üniversitesi”nde Girişimcilik merkezinin var olduğunu öğrendim. Bu nedenle öğrencilerin kendilerini bu alanda yetiştirebilecek olmaları beni şaşırttı. Bence her üniversitede kaliteli bir şekilde oluşturulması gereken merkezlerden biri olmalıydı Girişimcilik merkezi.Konuşmalar esnasında “girişimcilik” kelimesiyle ilgili ilgi çekici bir saptama yapıldı.

Daha once girşimcilik kelimesi,dolandırıcı,katakullili işler yapan kişilere verilen bir isimdi denildi. Yani negative etkisi olan bir kelimyedi. Ancak bu gün bu kelime iş görüşmelerinde neredeyse adayları bir çırpıda eleyebilecek bir nitelik haline geldi. Pozitif etkisi olan bu kelimenin kurultaylar,merkezler oluşturmasına şaşırmamak gerekiyordu.

Ali Sabancı’nın dediğinde gore bu gün Türkiye’de her beş gençten biri işsiz. Bu durumun iyi bir oran olduğunu belirten Ali Sabancı, nüfusun genç olduğunu ve gelişen sektörlerin varlığı söz konusu olduğunda işsiz gençlerin istihdam edilebileceğini söyledi.

Hüsnü Özyeğin’in bir görüşü oldukça hoştu. Açıkcası bende onunla aynı fikirdeyim.
Kendisi dedi ki: “Avrupa Birliği bizi Kabul etmiyor,üye olarak almıyor ya, Allah onlardan razı olsun!”
Kesinlikle kendisiyle aynı fikirdeyim çünkü eğer Türkiye de Avrupa Birliğinde olsaydı bu gün Türk Lirası yerine Euro kullanıyor olabilirdik. İtalya, Yunanistan gibi ülkelerin bu günki durumalrının basilica nedenlerinden birinin “euro” olduğundan eminim. Kendi para birimini kaybeden ülkeler,kurunun yanında yaş da yanar misali bir bir ekonomik kriz yaşıyor.

Ayrıca Ali Beba’nın konuşmasının bir bölümünden de bahsetmeden yazımı sonlandırmak istemiyorum. Hong Kong da yaşayan Ali Beba, diasporanın gündemde olduğu konuşmasında , bu kavramın üç ayağının olduğundan bahsetmişti.
1.Ticaret
2.Eğitim
3.Siyaset
Bu üçünün birleşimiyle diasporanın bağdaşlaştırılması gerekiyor.Ayrıca kendisi demişti ki “Ticari İCAT yapmak için Girişimci olmak gerekiyor!”.

Diaspora

GELECEKTEN “SORUMLU”SUNUZ!

Yaşanan olaylar,meydana gelen gelişmeler insanların ruh durumunu gün içerisinde bazen bir kaç kez değiştirebiliyor.Bu nedenledir ki insan ilişkilerinde pozitif etkiler yaratabilmek için çeşitli cümleler yaşam sloganlarımız olur.Bu sloganların içerisinde en yaygın olan, Latin edebiyatından günümüze kadar ulaşabilmiş Horatius’un bir dizesinde geçen “carpe diem!” yani gününü gün et,zamanın tadını çıkar,günü yakala,anı yaşa cümlesidir.

Ancak bilindiği gibi kendini geliştirmeye çalışanların,amaçları doğrultusunda kendilerine yol haritası çizenlerin “an”a odaklanmaktan çok geleceğe odaklanmaları olağan bir durumdur.Gelecek planlamaları yaparken yalnızca 24 saatin egemenliği altında yaşamak bir sonraki güne,aylara,haftalara ve yıllara haksızlık olur. Bu nedenledir ki devlet politikaları,ekonomik uzgörüler,eğitim reformları,toplumsal farkındalıkların sonucunda yapılan devrimler gelecek kaygısından ötürü meydana gelir.

Kişisel gelişim kitaplarında sıkça rastlanan “şimdi elinize bir adet boş kağıt ve bir kalem alın.Düşünün,kendinizi on yıl sonra nerede ve nasıl görüyorsunuz?” cümlesinde gizlidir “carpe diem”in parçalanmışlığı. Kimileri yol haritasına sahip olmadan ilerleyemediğinden kendine hedefler çizmek zorundadır,kimileriyse haritalarla kaybolacağı kanaatinde olduğundan rastgele yönlere saparak hedeflemediği yerlere ulaşır. Günümüzde gençlere aşılanmaya çalışan “gelecek tasarımı” yapabilme yetisi, ilerleyen yıllarda daha fazla önem kazanacaktır.

Kendi geleceği konusunda düşünmek yerine, düşünme eylemini erteleme yolunu seçen genç nesile yardımcı olmaya çalışan makaleler,kitaplar ve seminerler var.Geleceği tasarlamakla yükümlü olan genç nesil,uzmanlaştığı konu ne olursa olsun, bu alanda evrensel düzeyde oluşabilecek sorunları uzgörüp, çözümler üretmekle yükümlüdür.Ancak biliyoruz ki genç nüfusun büyük bir bölümü “atalet” halinde ne yapacağını bilmeden,bir yandan diğerine savrularak günlerini geçirmektedir.Sorumluluk bilincine sahip olanların gelecek hedefleri vardır. Ancak bu hedefler konusunda harekete geçmedikleri takdirde iç huzursuzluğu yaşamak onlar için kaçınılmazdır. Bu bilince sahip olmanın gelecek planlamalarında,uzgörüler oluşturmakta var olması gereken tartışılmaz bir gereksinm olduğu kanaatindeyim.

Sorumlu bireylerin büyük çoğunluğunda gelecek kaygısı vardır diyoruz. Bunun nedeni de sorumlu olacaklarını düşündükleri mevcut popülasyona olan bağlılık,içten içe kendilerine layık olduklarını düşündükleri mevkiler,toplum sevgisi barındıran bireylerde de hakim olan görüşleri,duruşları değiştirme arzusudur.Öyleyse bu noktada sorulması gereken bir soru vardır. Geleceği düşünen sorumluluk bilincine sahip bireyler olacaksa ve bu bilinçle yaratacakları birşeyler varsa, hem sorumluluk sahibi ve hal böyle olunca da gelecek kaygısına sahip bireyler nasıl oluşturulur? Miitolojik karakterler üzerinden bu konuya değinmek istiyorum. Bu öyküdeki kahramanlar Daidalos(mantık mühendisi),İkarus (hayal tutkunu) ve Thesseus(lider) ismindeki üç mitolojik karakterdir.Mantık,hayal ve liderilk özelliklerini barındıran bir bünyenin geleceğine önem vermesi,gelecek tasarımları yapması tartışılmaz bir davranış olacaktır.

Siz istemeseniz de,müdahale etseniz de bu özellikleri muhafaza eden bünyeler bir gün değişimin kilit noktası olacaklardır.Eğer Daidalos gibiyseniz yani; mantıklı davranışlar sergileyen,ancak tutarlı olan ve elindekileri tamamen kaybetmeyi göze alamayan,orta halli olmakla yetinen bireylerdenseniz,gelecek tasarımları yapacağınız zamanlarda sizi durduran bazı korkular,”dur! Bu çok saçma olur!” diye zihninizin size fısıldadığı bir cümle çınlıyorsa kulaklarınızda potansiyelinizi dışarı yansıtamıyorsunuz demektir.

Bu bireylerin sorumluluk taşıma duygusunu var olsa da cesaretten yoksun olmaları gelecek tasarımlarının sağlam saptamalardan oluşmayacağı görülecektir. Ama eğer İkarus gibiyseniz yani; hayal dolu,tutkulu,istediği şeyi elde edebilmek için gözlerini kör edip eyleme geçebileceklerdenseniz,geleceği size emanet etmek pek de sağlamcı bir davranış olmayacaktır.

Mantıktan yoksun olması muhtemeln davranışlarınızdan dolayı her şey mahvoladabilir ama şaşılacak derecede büyük bir başarı da elde edilebilir.Son olarak Thesseuss gibi olabilirsiniz. Onun gibi olduğunuzda lider olmak için doğmuşsunuz demektir. Liderlerin tipik özelliklerinden biridir sorumluluk almak. Hatta böyle kişiler için sorumluluk almadan hareket etmek bile anlamsız gelir. Onlar için bu durum çocuk oyuncağı gibidir. Thesseus gibi kişiler ulaşmak istedikleri,hayal ettikleri,tasarladıkları hedefe göre kendilerini şekillendirirler ve sonsuz bir çalışmayla varış çizgisine ulaşırlar.
Seçimlerimiz hayat yolundaki haritalarımızdır.

Bu haritaları okurken ilerleriz ve eğer sorumluluk sahibi bireylersek haritaya bakışımız herkesten daha farklı olur. Kimisi yalnızca kendi gideceği yola bakarken,bazıları o yolun sağından kim geliyor der ya da bu yola benimle beraber gelebilecek daha kaç kişi sığar diye düşünür. Bakış açımız geleceği şekillendirir. Şekillendirdiğimiz gelecekse toplumların tarihininde başarı olarak betimlenir. Sorumlu bireyler, lider olabilecek kişiler gelecedk kaygısı taşırlar ve bu kaygı eyleme dönüştüğünde çarpıcı gelişmeler hafızalara kazınır.
[swfobj src=”http://www.socialbroadcast.net/images/share/flash/icerik.swf?s=2d824818-5705-4d14-abd6-e935e046138b_666666_14_2__090999_239E05_0_550_600_FFFFFF_1″ width=”800″ height=”600″]

Ottoman Dreamer

IN THEIR awakening this year, many Arabs have looked to Turkey for inspiration. Turkey is not just a fellow Muslim country and their former imperial power. It also offers, for all its faults, a shining (and rare) example in the Islamic world of a strong democracy and a successful free-market economy. And the Turks have responded well, if sometimes belatedly. They were early to call for change in Egypt. They endorsed NATO’s intervention in Libya. They are now unequivocally backing the opposition to the Assad regime in neighbouring Syria.

Yet Turkey’s active foreign policy has attracted censure in parts of the West, especially America. Critics in Washington recall the Turks’ 2003 refusal to allow American troops to cross their territory to invade Iraq. Nowadays they accuse the Turkish government of turning its back on the European Union and NATO. They point to continuing harsh treatment of Turkey’s Kurds and soft treatment of Iran. Above all, they blame Turkey for switching from being a firm friend of Israel, the only other established democracy in the region, into an implacable foe.

Are such sweeping accusations justified? On the whole, no. The mildly Islamist Justice and Development (AK) government led by Recep Tayyip Erdogan, the prime minister, is right to pursue a policy, first enunciated by Ahmet Davutoglu, now foreign minister, of “zero problems with the neighbours”. This is a big improvement on previous governments that largely ignored their own backyard. Turkey remains a bastion of NATO, with the biggest army after the United States and a vital American air-force base at Incirlik. It is EU members like Cyprus, France and Germany—and not Turkey—that have done most to stall Turkish negotiations to join their club.

Even if broad-brush criticisms of Turkey’s foreign policy are overdone, some narrower ones are closer to the mark. It is no use professing to want zero problems with the neighbours without making a much broader effort to resolve such ancient quarrels as those with Armenia or over Cyprus. Turkey’s newly strong support for the Syrian opposition may be both brave and admirable, but the Turks should have urged reform and some dialogue between the opposition and the regime at an earlier stage (see article).

The mercurial and often autocratic instincts of Mr Erdogan are not conducive to careful diplomacy, as his belligerent recent outbursts over Greek-Cypriot and Israeli gas exploration in the eastern Mediterranean have shown. As complex relations with Syria, Iran and Iraq are also confirming again, Turkey must reach a political settlement with its own Kurds if it is to play a positive role in the region. Yet Mr Erdogan seems to be moving back to a purely military solution to the conflict with rebels in the Kurdistan Workers’ Party (PKK).

Mend fences with Jerusalem, too

And then there are relations with Israel, which have never recovered after the Israeli army’s killing of eight Turks and one Turkish-American aboard a Gaza-bound ship, the Mavi Marmara, last year. The intransigent Binyamin Netanyahu, Israel’s prime minister, is not popular with many EU governments or with the current American administration. He has been foolishly stubborn to refuse even the smallest apology over the Mavi Marmara. But if Mr Erdogan calculates that he can pander to anti-Israeli prejudice at home without paying a price abroad, he is making a mistake. Turkey stands to gain from stable Arab-Israeli relations, which it ought ideally to be well-placed to promote. And, like it or not, many in the West take Turkey’s attitude to Israel as a yardstick of its broader intentions. If Turkey wants to preserve good relations with the West, it must find some way of mending fences with Israel as well.

source: The Economist

Zengin Baba Yoksul Baba

Eğer yatırım konusunda ilgiliyseniz, ancak yatırım yapmak için risk almaktan korkanlardansanız müjde, aranan kan bulundu!
Başarılı,çalışkan,zeki,hırslı öğrenciler genellikle bir toplulukta sivrilen tipler olarak bilinirler. Onlar her zaman yüksek notlar alır ve her daim parlak bir öğrencidir. Gün gelir mezun olunur,kepler havaya fırlatılır ve diploma alınır. Peki sonra?

Zenginlerin,tanınmış zenginlerin hikayeleri vardır. Babadan kalma bir serveti olmayanlar kendi emekleriyle belirli bir gelir düzeyine ulaşırlar. Bu tarz insanların da öz geçmişi dillerde dolanır,ağızlar açık okunur,örnek gösterilir. Kimisi şans diyebilir kimisi de “bende olsam bende yapardım” der kibirli bir tavırla. Ancak kendimizi kandırmayalım burada değişik bir şeyler var. Cesaret ve donanımla “fare yarışı”ndan çıkmak hepimizin elinde.

Nasıl yani demiştim kitabın kapağına baktığımda. “Zengin baba,yoksul baba” nasıl olabilir ki ? Kendimce senaryolar ürettikten sonra kitabın kahramanı olan Robert T.Kiyosaki arkadaşı Mike’la birlikte küçükken ekonomi alanında edindiği bilgileri zengin babasından öğrendiklerini,yoksul babasından gördüklerini aktarıyordu.

ALTIN FORMÜL: CESARET + DONANIM

Bayan Sharon L.Lechter bir muhasebeciydi. Çocuklarına iyi eğitim verilebilmesi için var gücüyle çalışıyordu ve kendini geliştirip “maaşına gelecek zam”mı bekliyordu. Ancak daha sonra Rovert T.Kiyosaki’nin verdiği bir konferans çıkışında beyninde bazı düşünceler şekillenmeye başladı.
Hem bir anne hem de muhasebeci olarak,çocuklarının okulda hesaplı olmayla ilgili bilgi edinmemelerinden dolayı kaygılanıyordu. Bugünün gençleri daha liseye gitmeden kredi kartı sahibi oluyorlar;gelgelelim,bırakın kredi kartlarında işleyen bileşik faizin nasıl hesaplandığını öğrenmeyi,ne parayla ne de yatırım yapmayla ilgili bir kurs görüyorlardı. Hesap ve paranın nasıl işlediği bilgisine sahip olmaksızın kendilerini bekleyen,para harcamanın birikimleri tükettiği dünyaya atılmaya hazır olamazlardı.

Tüm bu düşüncelerden sonra Robert T.Kiyosaki’yle özel olarak görüşme yapan bayan Sharon,uzun süredir bölükpörçük bir kenarda duran bay Kiyosaki’nin kitabının oluşmasına yardım etmeye karar verdi.Sonuç olarak da şu an kütüphanemde yer alan “Zengin Baba,Yoksul Baba” kitabı oluştu.

Bu kitapla birlikte gördüm ki yurt dışında da “para yönetimi” konusunda üniversiteler de yeterli donanımı öğrencilerine veremiyorlar.

AKTİFLE PASİF ARASINDAKİ DENGEYİ BİLMENİZ GEREKİYOR

Okulda gördüğümüz muhasebe derslerinde yalnızca harf notuna odaklı gelişi güzel çözülen sorulardan sonra geçilen bu derslerin zaman kaybı olduğu gerçeğini sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz. Bu kitap size eğitim almayın kalıplardan kurtulun demiyor. Aksine finansal eğitimizi alın ancak korkmayın! Cesaret edin! Diyor. Ve en önemlisi YATIRIM YAPMANIZ GEREKİYOR diyor. Bu görüşe kesinlikle katılıyorum çünkü elinizdeki parayla yaptığınız “mülk” temelli yatırımlar size vergi,apartman giderleri,ev bakımı şeklinde yaşamınız sonlanana dek geri gelecek “pasif” değerler olacaktır.

Bana kimse okulumda ( ekonomi ve finans öğrencisiyim) “bono ve tahvillere yaıtım yapın hisse senetleri alın,risk analizi yapın! Yapmalısınız! Demiyor. Bu durum değişmeli. Diplomalı mezunların yerini,nitelikli mezunlar almalı.

Öğrendim ki yatırım yapabilmek için milyonlara ihtiyacınız yok. Küçük birikimler (50 tl bile olabilir) yatırım yapmanız için iyi bir başlangıç olabilir. Ancak hiç bir şey bilmeden yatırım yapmak yüzme bilmeden denize atlamakla eş.İşin eğitimini alırken günlük hayatımda bunu nasıl kullanırım diye sorgulamalıyız.

Girişimci olmak,riskler alabilmek ve en önemlisi de kendini geliştirebilmek kişileirn karakterinde olan bir özelliktir,cüzdanlarda kesinlikle değil!