Monthly Archives: December 2011

Engelin Senin Bahanelerin

Senin en sevdiğin, ilgilendiğin alan büyük kitlelerin tercih ettiği seçeneklerin içerisinde ilk sırada geliyor olabilir. Hatta bu alanda büyük başarılara imza atmış, ünü dört bir yana yayılmış kişiler de olabilir.

Eğer, geri planda kalmak sana göre değilse ve kesinlikle yaptığın işte en iyisi sen olmalıysan ne yapmalısın?

Genellikle meslek seçme aşamasında olan öğrencilere söylenen, “kendinize lütfen sorun. Ben ne istiyorum? En çok hangi alanla uğraşırken mutlu olurum?” cümlesidir. Cümlenin basitliği, içeriğinin ciddiyetini bir an olsun silebiliyor zihinlerden. Ne var ki bunda diyorsunuz.

Ben en çok X’i yapmayı seviyorum ancak X bu gün popüler meslekler arasında yer almıyor, yapacağım meslek okuduğum yıllara değmeli, her bir yılın karşılığını vermeli diyorsunuz belki de.

Ardınızda kalan üniversite yıllarının geleceğinizi şekillendirmesi konusunda tartışılmaz bir gerçek var ve bu gerçek de “ Üniversite yıllarını ne kadar verimli değerlendirirsen, bu eylemlerinin, emeklerinin karşılığını ilerde alacaksın! ”gerçeğidir. Ancak dikkat ettiyseniz okuduğunuz yıllar mesleğinizi değil geleceğinizi şekillendirmekle yetiniyor.

An itibariyle meşgul olduğunuz bölüm belki sizin karakterinizi hiç yansıtmıyor. Belki de aklınız X bölümünde değil Y mesleğinde. Karamsar olmak bir yana, Y ile ilgilenmeniz konusunda sizi tutan ne?

Kişi olarak hayatta doğrularınız olmalı. Doğrularınız yaşadığınız coğrafyanın yasalarına adapte olabilmeli. Benliğinizi yansıtan cümleler olmalı yaşamınızda. Başarıysa eğer derdiniz ya da “ben bu alanda en iyisi olmalıyım, yoksa yaşayamam!” diyorsanız kaçınılmaz son : kurallarınız, prensipleriniz olmalı. Bu kurallar sizin yol haritanız olmalı, disiplininiz ise haritayı doğru takip edip hedefe giderken yolları uzatmamanızı sağlamalı.

İlginizi çok da çekmeyen bir bölümde okuyorsanız eğer, hani diyorlar ya üniversitede kendinizi ne kadar geliştirirseniz gelecekte bu çalışmalarınızın o kadar faydasını görürsünüz diye, o halde bölümünüzün gerektirdiklerini ortalama düzeyde yaparken en sevdiğiniz alana da yoğunlaşabilirsiniz.

İç disiplininiz, doğru saptanmış kabiliyetleriniz ve isteğinizle örtüşen çabalarınız sizi haritada işaretlediğiniz yere götürecektir. Engeliniz kendi eylemsizliğinizdir ya da engeliniz sizin önemsiz bahanelerinizdir.

Sınırlar Koymak

Sevmek mi sevilmek mi benimsediğin yaşam garantin, kazanmak mı yoksa kaybetmek mi tercihin bilmiyorum.

Yalnızlık mı senin bağımsızlık bayrağın yoksa sınırlarına vurduğun kürek darbeleri mi özgürlüğüne açtığın tünel, belli değil.

Yaşarken gerçekleştirdiğin eylemlerin toplamıysa değerin ve eğer yoksa hiç zihninden geçen, paylaştığın ama harekete dönüştüremediklerinin vasfı ölçüsünde kıymetinin , ne yapmalısın bu da belli değil.

Tercih şansı bırakmıyorsan eğer ve sadece adil olmaksa erdem, kendi benimsediğin düşüncelerse doğruların, gem vuruyorsan bir başkasının zihnindekilere, anlamaya çalışmıyorsan işine gelmeyeni nasıl sevmekle sevilmek, kazanmakla kaybetmek arasında seçimler yapabilirsin?

Sen, doğrularını çoğaltmadıkça merak etme, tek kazanan yalnızca kendi kürende her zaman sensin. Var olanı geliştirmek için yapman gereken, anladığınla kalmayıp daha da fazla anlamaksa kim bilir belki o zaman sevilen de olursun kazanan da.

Senin kürendeki düşünceler demetine göre kaybedenin yanında sergilediğin davranış olmaz mı sevilmenin patikası?

Kim bilir kaç mevsimi yıktın kendi oluşturduğun, tek düze yapraklardan, ağaçlardan benzer seslerden oluşan kürende?

Benim doğrularımsa seni bitiren, senin yanlışlarısa eğer benim yolumu çizdiren, koyma sınırlar zihnine. Nasılsa yanlışların benim sınırlarımı çizecektir kaybettiğim ya da sustuğum kelimeleriminin ölümüne itafen.

Senin düşüncelerinle uyuşmuyorsa yapısı cümlelerin, devrikse her söylediğim al şimdi bütün kelimelerimi, kendin kur bildiğin gibi devrik cümlelerini, nokta yok benim küremde hiç bir cümleye sırf sen bildiğin gibi sonlandır diye. Ve bütün cümlelerinde nokta varsa bana söylediğin susarım kelimelerimle ve ünlem işaretleri koyarım zihnimde.

Boşsa tüm kağıtların kendi doğruların nedeniyle, varsa dolu kitaplar başkalarının kalbinin attığı kürelerde yapman gereken kaybetmeye devam etmektir senin doğrularına göre.

Kaybederken anlamamak kazanmanın bedellerini, sevmenin ya da sevilmenin hiç var olmamış kriterlerini. Çektiğinde yusyuvarlak bir sınır düşüncelerine ve dediğinde “buradan ötesi benim yanlışlarımdır, geçme oraya eğer isteğinse sevilmek”, senin hudutlarının ötesinden gelenlere koyduğun engel neticesiyle hiç anlayamayacaksın değişik evrenleri.

Çektiğin sınırlarındır ödediğin bedeller, sevmediğin duvarlardır vazgeçmen gereken beklentiler. Ve kabul edebilmektir en değerli taşın sende olmadığını, açabilmektir hazinenin kapılarını binbir renkteki binbir hikayesi olan taşlara.

Unutma, ışık vurduğunda sandığına, etrafta oluşan renkler binlerce taşın oluşturduğu cümbüşle ahenkle dans eder.

Tim Cook’un Serüveni!

Steve Jobs’la ilgili küçük bir anı:

Apple’ın ilk direktörler kurulu, zamanında, tüm çalışanların adlarının ve işe alım sıralarının yazdığı yaka kartları taşımaları yönünde bir karar almış. Steve Wozniak için 1 numaralı yaka kartı hazırlanması üzerine Jobs, bu durumu ve kendisine verilen “2” yazılı kartı protesto etmiş ve kendisinin ilk çalışan olduğunu göstermek için “1” rakamından önce gelen “0” rakamını yaka kartına işletene kadar protestosunu sürdürmüş. Sonunda da başarılı olmuş..

Teknoloji çağının lideri. Yükseldi, parladı, damgasını vurdu, piyasayı sarstı ve yeni bakıcısıyla piyasayı sarsmaya devam mı edecek? Bilmiyorum ilk cümleyi okuduğunuzda aklınıza ilk ne geliyor. Ancak eğer gündeme hakimseniz muhtemelen aklınıza Steve Jobs dolayısıyla Apple gelecektir. 2011 sonbaharında yaşamını yitiren Apple’ın CEOsu Steve Jobs’un ölümü, Apple’ın yeni bir bakıcıya sahip olmasıyla sonuçlandı. Bu ay elime geçen her iki dergide de “Apple” ve “Steve Jobs”la ilgili yazılar görünce bu devden bahsetmemek olmaz diye düşündüm.

Oldukça iyi eğitimli, zeki ve donanımlı bir çocuğu devralmak, ona bakmakla yükümlü olmak ne gibi sorumluluklar, zorluklar getiriyorsa dev bir şirketi devralmak da aynı derecede zorlukları beraberinde getirecektir şüphesiz.

Steve Jobs’un ölümünden sonra görevini devrettiği Tim Cook hakkında neler biliyorsunuz? Bu kadar büyük bir sorumluluğu üstlenen kişiye hayran kalmamak mümkün müdür? Eğer Apple’a karşı duygularınız pozitif yönde gelişmediyse, bu CEO değişiminden sonra , “acaba şirketi nasıl dibe vurduracak” sorusunu sormanız bile olası değil mi ? Bence pozitif ya da negatif olsun her türlü bakış açısıyla çetin bir başarı ya da hüsran serüveninin yeni kahramanı Tim Cook!

Steve Jobs 1970li yıllarda Hewlett-Packard’ın kurslarında kendini geliştiriyorken Tim Cook Alabama’da Robertsdale kasabasının eczanesinde temizlik yaparak zaman geçiriyordu. 1982 yılında Auburn Üniversitesi Endüstriyel Mühendislik Bölümünü bitiren Cook, mezun olunca bilgisayarla ilgilenmeye başladı. Steve Jobs’la tanışana dek IBM, Compaq, Intelligent Electronics’de çalıştı.

1998 yılında Dell’in iş modellerini taklit edecek birini arayan Steve Jobs’la iletişime geçen Cook, ilk görüşte kendisini Jobs’a beğendirmişti. Ardından serüven başladı ve Tim Cook artık Steve Jobs’la çalışıyordu.

Yeni bakıcının iş disiplini oldukça katı. 04:30’da yataktan kalkmayı alışkanlık haline getiren Cook, attığı e-maillere hemen cevap verilmediği takdirde sinirlenen biri. Bunun yanında haftasonu ya da tatil kavramlarını kullanmayan Tim Cook, çalışanlarına Cuma günleri haftasonu ilgilensinler diye bir yığın dosya vererek onları haftasonu tatiline uğurluyor. Boş zamanı pek olmayan ve işine aşık olan Tim Cook, nadiren elde ettiği (ya da kullanmaya karar verdiği mi desek?) boş zamanlarında yürüyüşe çıkmayı tercih ediyor.

Kendisinin çok zeki olduğunu belirten bir Apple çalışanı, Tim Cook’un siz ona sorunu söylemeye başlamadan önce olayı tahmin edebildiğini hatta çözümü de çoktan hazırlayabildiğini ifade ediyor.

Kendisi Steve Jobs’un aksine etkili konuşma yeteneğine sahip değil. Hatta Jobs’la aynı kıyafetleri giyinip konuşma yapmaya çıktığında sıkıcı olduğu konusunda söylentiler de dolaşıyor.

Ancak yaratıcılık özelliği bakımından Steve Jobs’la ayrışması, Tim Cook’un en büyük kaybı olacağa benziyor.

Özellikleri her ne olursa olsun bence Tim Cook’un başarısı Apple’ın teknoloji sektöründe yükselen ivmesini nereye taşıyacağıyla ölçülecek. Sonuç hüsran da olabilir, zafer de.

Bitmesin Diyebileceğiniz bir OKUL!

Bazen zamanınızı tabiri eğer caiz ise “çöpe atarsınız” ya da boşa harcarsınız. Bunu yaparken kaybettiklerinizin, yapabileceklerinizin ancak bir sebepten yapmadıklarınızın farkındasınızdır. Bazen de hayatınız adına öyle kritik saatler, öyle can alıcı dakikalar hatta günler geçirirsiniz ki zaman size teşekkür edebilse, onun tek bir teşekkürü az gelebilirdi. Katıldığım bir çok etkinliği göz önünde bulundurursam, geçirdiğim vakit, onu harcadığım yerle övünmeli desem yeridir.

Boğaziçi Üniversitesi Yöneylem Araştırma Kulübü’nün OKUL 2011 etkinliğine katılma fırsatı yakaladım. Bu etkinliğe kayıtlar başladığında Boğaziçi Üniversitesi’nin prestijli ismi bir yana, etkinlik listesindeki isimler zaten sizi kaçınılmaz son olan “KATILIYORUM!” seçeneğine götürecekti. Etkinlik programını “Ders Programı” olarak adlandıran BÜYAK üyeleri, 4 günlük konferans ve etkinlik düzeninin her gününü üniversitenin yılları olarak ayırmıştı.

OKUL’un ilk yılı (günü) dersleri dinleme odaklı geçerken, interaktif oyunla sınıf arkadaşlarımızla iletişimimizi kuvvetlendirip, birbirimizi tanımamız ve üretkenlik faktörünü rekabetle birleştirmemizle sona erdi. OKUL’un ikinci yılında (gününde) dinlediğimiz konferanslardan sonra STAJımızı da son derece profesyonel bir ekiple tamamlama şansını yakaladık.OKUL’un üçüncü yılında (gününde) konferans ve vaka eğitimleriyle bir yılı daha geride bıraktık. Ve OKUL’un son yılı, hüzünlü veda..

Sizinle OKUL’daki “ders notlarımı” paylaşmak istiyorum.

Rekabette kazandıran hamleler temasıyla oluşturulan bu etkinlikte Sayın Bölüm Başkanı Ümit Bilge’ye göre temadaki tek bir cümle aslında anahtar kelimelerden oluşuyordu.

REKABETte/ KAZANdıran/HAMLEler..

Rekabete tek bir açıdan bakmamak gerekiyor. Çünkü rekabet dahilinde kişiler birçok alanda kendini donatırken, rakipleriniz de boş durmamak konusunda oldukça usta oluyorlar. Yapacağınız hamleler, atacağınız adımlar sizin donanımınızın bir ürünü oluyor. Eğer bir kuruma bağlı olarak çalışıyorsanız ya da o kurumu oluşturanlardansanız kurumsal imajınız ve sürdürülebilirlik politikanız rekabette oldukça önemli bir yere sahip. Bireysel açıdan bakıldığında da “kişisel sürdürülebilirlik” rekabette kazandıran hamleniz!

Birinci günün ilk konuğu olan İTO Yönetim Kurulu Başkanı Murat Yalçıntaş bizlere rekabette öne çıkmak için neler yapılması gerektiğini, yapılacak hamlelerin seviyelerini anlattı. Öncelikle farklılığınızı ortaya koymanız gerekiyor! Sıradanlık her zaman kişiyi geri planda tutarken yapılan farklı hamleler ve izlenen değişik,alışılmışın dışıda stratejiler sizi rekabet ortamında her zaman bir adım öne taşıyabilecek davranışları temsil edebiliyor. Yaptığınız işin ustası olmak, işinizi severek hatta aşkla yapmak, ilgili olduğunuz işe vakit ayırmak sizi rekabette öne çıkarırken alanınızda da daha başarılı olmanızı sağlar.

Firmalar bazında ekonomik saptamalara da yer veren Sayın Murat Yalçıntaş düşük maliyetle çalışmaya, farklılaşmaya ve en önemlisi işe odaklanmaya önem verdiğini açıklıyor. Farklılaşma konusunda ilgimi çeken bir örneğe de yer veren konuşmacı DELL firmasını bizlere anlatarak örneği zihnimizde somutlaştırmaya çalışıyor. DELL firması bilgisayar üretiminde oldukça popüler olduğu bir dönemden sonra yenilikleri takip edemeyip, farklılaşma yolunda adımlar atmadığı için bu gün sektördeki ününü yitirme durumuyla karşı karşıya..

OKUL’un ilk gününün ikinci konuşmacısı IBM Global İş Servisleri Genel Müdürü Tansu Yeğen oluyor. Birçok kez yılın en başarılı iş adamı seçilen Sayın Yeğen, vizyonun ne demek olduğunu, misyonun önemini ve durum değerlendirmesi yapmayı IBM’in temel hamleleri olarak belirlemiş. Her 10 yılda bir “ben ne yapıyorum?” sorusunu kendine sorarak durum analizi yapan Tansu Yeğen, öngörülerde bulunmayı da ihmal etmiyor.Yatırımdan çekinilmemesi gerektiğini vurgulayan konuşmacı, bunun sebebi olarak da yaıtırm yapmanın bizleri gitmek istediğimiz yere götürecek olan hareket olduğunu açıklıyor.

IBM’in başarısında rol oynayan iki maddeyi de Sayın Yeğen bizlere aktarıyor.

Bunlar:
1) Düzenli olarak müşterilerle konuşmak ve onlardan geri dönüş almak çok önemli diyor
2) Yapılan işlerin şirketin ilerleme süreçlerine katkıda bulunacak işler olması gerektiğini vurguluyor

Günün dördüncü konferansında Tayfun Çataltepe “ değişmenin hızı değişti, farklılık yaratmak zorlaştı” diyor.. Ardından Tülay Güngen bankacılık sektöründeki rekabette kültür ve sanatın rolü konusunda bizlere bir sunum yapıyor.

İlk günün sonunda gerçekleştirilen interaktif oyunla, grup çalışması yapabilmeyi bir şeyler üretebilmeyi ve organize olabilmeyi yaşayarak öğrendik. Böylece okulun ilk yılı sonra erdi..

16 Aralık 2011 tarihinde okulun ikinci gününde Nuri Otay Ford Otomotiv Sanayi A.Ş.den gelerek bizleri kriz yönetimi konusunda bilgilendirdi. Krizden başarıyla çıkabilmek için izlenmesi gereken adımları sıralaması oldukça ilgi çekiciydi.

Bu adımlar sırasıyla( Kriz döneminde):
1) Ertelenebilir masrafları ertele
2) Maliyetleri gözden geçir,değerlendirmeler yap
3) Çalışanların memnuniyetsizliğine neden olacak konular yaratmamalısın
4) Pazarda çeşitlendirme yapmalısın. Örneğin Avrupada kaybettiğin pazarı başka ülkelere açılarak kapatmayı deneyebilirsin

Türkiye’nin demokrasi ve açık pazarla büyüdüğünü söyleyen Nuri Otay “ İnsanlar motive olduğu sürece piyasalar da motive olacaktır” cümlesiyle konferansı noktalıyor.

Bir sonraki konuşmacı Ayşegül İldeniz oluyor. Kendisinin enerjisi ve sıcak tavırları bütün salonu etkisi altına almayı başarıyor. Ayşegül Hanım Intel World Ahead programından söz ediyor. Ardından piramit örneğini veriyor. Siz piramidin üst kısımlarına gözünüzü diktiğinizde görüşünüzü daraltıyorsunuz diyor. Ancak bir de piramidi ters çevirerek bakmayı deneyin.

Böylece ilerisi için oldukça geniş bir bakış açısı kazanacaksınız diyor.
Eğer başarılı olmak istiyorsanız size 3 başlıktan söz edebilirim diyordu Ayşegül hanım.

Hayattan ve kendinden ne istiyorsun bunu belirle. Yeteneklerin neler bunları keşfet. Ardından da amaçların doğrultusunda hareket et!

Geniş düşün, Kafandaki sınırları at!

Ne yaptığın değil, yolculuğun kendisi önelidir!

Bu konferansın ardından “Staj” yapmaya gidiyoruz! Ben İş Bankası’na arkadaşlarım da İntel, Vodafone gibi ünlü markaların firmalarına..
Bir sonraki gün Ali Tulgar ve Galya Frayman Molinas’ı dinledikten sonra favorim olan etkinliğe geliyor sıra.

Vaka Eğitimi ve ardından Vaka Analizi!
IBMden gelen yetkililerden oluşan jüri üyelerine çözümümüzü sunmak üzere iki saat boyunca ayrıldığımız takımlarla bizlere verilen vakayı çözmeye çalışıyoruz. Çok yaratıcı, çok fütürist biraz da karmaşık sonuçlara vararak çözümümüzü jüri üyelerine sunuyoruz.

OKULun son günündeyiz! Günün ilk ve son konuşmacısı Kişisel Gelişim Uzmanı, Başarı Düşünürü, Okuru ve Yazarı Sayın Mümin Sekman oluyor. İnsanları hayatta başarılı yapan nedir? Düşünülmesi gereken ancak ertelenen ya da kişinin aklına dahi gelmeyen sorular vardır. Bu soruların yanıtları aslında sizin geleceğinizi belirler, yol haritanızı çizer. Kimisi bu soruları düşünür de yanıtlamaz, kimisi de vardır ki size durmadan bu soruları sorar. Belki amacı sosyal sorumluluk bilinci doğrultusunda ilerlemektir, ya da belki de amacı tutkuyla bağlı olduğu misyonunu geliştirmektir.

“Başarı hakkındaki düşünceleriniz hayatınızı şekillendirir” diyordu yazar Mümin Sekman. Boğaziçi Üniversitesi’nde BÜYAK’ın düzenlediği OKUL 2011 etkinliğinin son gününde okurlarıyla buluşan Mümin Sekman, gençlere hitap ederken üniversite yıllarındaki düşüncelerini ve o yıllarda attığı adımları, verdiği kararları ve girişimlerini anlattı. Yazarın kendi web sitesinde de belirttiği gibi okurken gördüğü güzel cümleleri yazdığı bir defterin varlığından tutun da herkesin başarılı olmak isteyip neden olamadığına kadar birçok konuda görüşlerini, düşüncelerini gençlerle paylaştı.

Üniversite kantininde başlayan başarıyı sorgulama macerasından, başarıyı amaç mı olarak yoksa araç mı olarak kullanmak gerektiği konusunda verdiği örneklere kadar gençlere vizyon kazandırabilecek düşüncelerini aktaran Mümin Sekman, OKUL 2011 etkinliğinin kapanışında gençlerin gelecek hedefleri oluçturma konusundaki bakış açılarını başarılı bir gelecek hedefi oluşturma doğrultusuna çevirdi.
Başarı üzerine yaptığı konuşmasının ardından “ Her Şey Beyinde Başlar” isimli kitabını imzalayıp aramızdan ayrılıyor.

BÜYAK ailesinin bizlere neşeli dakikalar yaşatmak için getirmiş olduğu bir tiyatro ekibi çıkıyor sahneye. “Yota Doğaçlama” olarak bilinen bu tiyatro grubu bütün salonun dakikalarca gülmesine, OKULun neşeyle sonlanmasına neden oluyor.

Diplomalarımızı alma vakti geldiğinde de herkes tek tek sahneye davet edilip diplomalarını alarak OKULa veda ediyor..

Keşke aldığım bütün notları, bütün konuşmacıların çarpıcı görüşlerini ve bize aktardığı bilgileri yazabilseydim. Ancak OKUL 2012 katıldıktan sonra yapacağım kıyaslamalar için bu eylemi ertelemeye karar verdim.

Boğaziçi Üniversitesi Yöneylem ve Araştırma Kulübü’ne teşekkürler…

(RÜ)ya?

Globalleşen dünyada neredeyse hiç bir coğrafi engelin kalmadığı gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Dilediğiniz zaman sahip olabileceğiniz sonsuz bir bilgi yığını, ihityacınıza göre seçebileceğiniz “arkakadaş” tavsiyeleri ve bir o kadar da sizi bu olanaklardan yararlanmanız için gelişmeye iten sebepler var bu gün..

Pasif kalma lüksünüz yok!
Yapmak istememe gibi bir seçeneğiniz hatta daha doğrusu bir seçeneğiniz bile yok!

Rekabet temelleri üzerine kurulu mevcut düzen sizi yaratmaya, yaratılanı eleştirebilmeye, eleştirileni geliştirip topluma satmaya zorunlu hale getiriyor.

Maddi ya da manevi kaygılarla atılacak adımların günümüzde eylemlerin şekli açısından hiç bir farkı yok. Bu demek oluyor ki methodlara göre hareket eden bireylerdenseniz maddi alanla manevi alanınızın düşünce, eylem yelpazesini eşit ölçüde gelişmeye açık tutmalısınız. Rekabet temelli değişen, gelişen dünyada, ayakta kalabilmek ve mutlu olabilmek için verilecek mücadelede izlemeniz gereken adımlar olduğunu düşünüyorum. Yani cebirsel bazı saptamalar kesinlikle ve kesinlikle her alanda temelde uygulanması gereken, uygulanırken kişisel yetenek ve eğilimlere göre şekillenmeyi zorunlu kılan verileri bizlere yanısıtyor.

RÜ= Ç +F + G + P

Benim rekabette üstünlük denklemim (RÜ)
Çalışmak (Ç), Farklılaşmak (F), Geliştirmek (G), Pazarlamak (P)

Bir iş adamı için rekabet, şirketinin çıkarları göz önünde bulundurularak şekillenmesi gereken bir kavramdır. Maliyetler, gelir hesaplamaları, aktife eklenenler ve pasiften düşürülenler girişimcinin, yatırımcının rekbaet yolunda dikkat etmesi gereken unsurları temsil etmektedir. Daha düşük maliyet daha çok verim, rakiplerin ürünlerine kıyasla kendi ürünlerini farklılaştırma ve bu farklılığı tüketiciye pazarlayabilme kabiliyeti, üreticiye rekabet basamaklarında her zaman artı puanlar ve yükselen karlılık oranları getirecektir.

Ben iş adamı değilim ancak yine de rekabet etmeyi ve bu yolla kendimi geliştirmeyi hedefliyorum diyorsanız, o halde duruma değişik bir açıdan bakabiliriz. Ev hanımı olabilirsiniz ya da sizi evden uzakta çalışamamaya mahkum eden engelleriniz olabilir (çocuğunuz ya da bedensel bir özrünüz vs.). Türkiye bazında düşünürsek gelişen ülkelerde olduğu gibi bizde de istihdam olanakları artarak ve çeşitlenerek refah düzeyini yükseltmekte. Bundan dolayı evde yapılabilecek birçok iş, evden çalışarak dünyayı değiştirilebilecek birçok hamle var!

Rekabette üstünlük temelli düşünürsek benim denklemimde var olmayan ancak RÜyü oluşturmak için itici bir güç olan “hedef belirleme” adımını göz önünde bulundurmalıyız. Eğer iyi bir fikriniz ve bu fikri geliştirmeye olan inancınız varsa RÜ aşamasına geçebilirsiniz demektir. Evden çalışmayı İSTEMEK, engelleri kaldırmayı İSTEMEK sizin RÜyü kullanmanız için gerçekleştirmeniz gereken temel hamlelerden en önemlisi olacaktır. Bilgisayar programlarını öğrenmek konusunda kendinizi geliştirip, yazılım sektöründe ilerlemeye çalışmak (Ç) sizin pasif yaşanan hayatınızı aktif yaşantıya, durgun zekanızı yaratıcı olmaya itecek bir eyleme dönüşecektir. Steve Jobs kadar olmasada eşi benzeri görülmemiş fikirlerle, farklılaşma yolunda ilerlemek (F) sizi hedefinize odaklanmanız, ona ulaşacağınıza inanmanız konusunda yine itici bir güç olacaktır. Eğer fikriniz farklılaşma yoluyla çarpıcılık kazanmıyorsa ve fazla sıradansa o fikri geliştirme (G) zamanınız çoktan gelmiş demektir. Sinayellere kulak verin! RÜye çok yakınsınız!

Bizim daha önce yaratma konusunda bir eyleme geçmemiş ev hanımımız ya da özrüne sığınmış ve içi içine sığmamış yaratıcılık yolunda heyecana kapılmış insanımız çalıştı,farklılaştırdı ve geliştirdi, bir ürün veya fikir elde etti. Şimdi sırada en zor ancak en eğlenceli, yaratıcı kısım var. PAZARLAMA STRATEJİLERİ (P) ! Şayet, başarılı ve benzersiz (yine F devreye giriyor dikkat edelim)bir pazarlama stratejisiyle, fark yaratmaya yönelik bir oluşum topluma ulaşabilir. Eğer bu adımlar başarıyla tamamlanırsa REKABETTE ÜSTÜNLÜĞE (RÜ) ulaşmışsınız demektir.

Kişisel gelişim temelli olarak öğrencilere rekabet kavramını adapte etmeye çalışacağım. Rekabet yorucu, yıpratıcı ancak kullanılan methodların kalitesine göre eğlenceli de olabilecek bir kavramdır aslında. Bir öğrenci eğer rekabette (sınavlarda, kulüplerde, bireyselliğe dayalı aktivitelerde) seçtiği konuya hakimse, tutkuyla o konunun üstüne gidecek ve çalışacaksa (Ç) üstünlük elde etmek için formülümüzün ilk sembolünü kapmış demektir.Öğrenci temelli rekabette farklılaşmanın (F) kullanılan methodlarla gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum.

Bu methodlar da kişinin zeka seviyesine göre çeşitlilik kazanabilirler. Kendini yenileyen, güncellemelere açık olan ve ezberden kaçınan öğrenci gelişmeleri zaten kendi kendine takip edebilmektedir. Yani teorilere sadık kalmak yerine onları özümseyip uygulamak esas olmalıdır (tabi eğer amacınız kendinizi geliştirmekse (G) ). İşin pazarlama kısmının bu kategoride rengi birazcık değişebiliyor. Ürün olmayan insanlar, kendilerini pazarlama yolunda fikirlerle hareket ederek etik temellerle kendilerini bir adım öne çıkarabilirler. Fark edilmek, keşfedilebilmek (P) rekabette pazarlama konusunda öğrencilerin başvurabileceği yollardandır.

Ben rekabetin yıpratıcı özelliklerinin olduğu konusunda ısrarcıyım. Ancak biyografiler ve tecrübeler gösteriyor ki, önceleri çekilen sıkıntı, ilgilenilen konu akış haline dönüşünce yavaş yavaş kişiyi öne çıkarırken, eğlenceli de olabiliyor.

Teknolojik Gelişmeler ve Ekonomi

Aklınıza bazen olur olmadık konularda sorular gelir. Durup düşünmeli miyim dersiniz yoksa ne olacak ki belli bir sonuca ulaşsam diye vazgeçersiniz zihninizdeki merak duygusunu doyurmaktan.

Ben bu gün merak duygumu doyurmaktan vazgeçme lüksüne sahip değildim. Bunun nedeni sabah okudğum kitabın satır aralarında rastladığım ve altını çizdiğim bir sorunun gün içerisinde bir kez daha karşıma çıkmış olması durumuydu.

“Toplumlar arasında yeniliğe açıklık farkları nasıl ortaya çıkıyor?”

Hatta bu soruya daha spesifik açıdan yaklaşırsak, bu gün bizler, birçok teknolojik aygıtı yurt dışından satın alıyoruz da neden bu aygıtı üretme fikri bizim toplumumuzdan çıkmıyor? Neden bu aygıta olan ihtiyaç bizim insanımız tarafından keşfedilmiyor?
Teknoloji tarihçileri tarafından yapılan araştırmalara göre en az 14 açıklayıcı etmen bize bu sorunun yanıtını vermemiz konusunda yardımcı olabiliyor.

Örneğin Toplumdaki ortalama ömür uzunluğu..

Birşeyler keşfetmeye çalışıyorsunuz ve bunun için uzun saatler çalışmanız, okumanız ve dinç kalabilmek için uyumanız, yemek yemeniz gerekiyor. Ulaşmak istediğiniz sonuç eğer sizden 80 sene uzaktaysa, nasıl olacak da ömrünüz bu kadar seneyi görmenize olanak tanıyacak?
(Not: Gelişen tıp ile son yıllarda ortalama ömür süresi uzuyor ve bu nedenle de icat sayıları da çoğalıyor.)

Şimdi sıralayacağım etmenlerden beşi ekonomik temelli etmenlerden oluşuyor.

1. Klasik çağlarda kölelerin var oluşu ve insan emeği arasındaki ilişki
2. Mucitlerin meydana getirdikleri yenilikleri sahiplenme hakkına sahip olma/olamama durumu
3. Teknik eğitim için sağlanacak olanakların varlığı/yokluğu
4. Siyasi sistem
5. Toplumsal yapı ya da aile içerisindeki kazanç dağılımı hiyerarşisi

BAZEN İCATLAR İHTİYAÇTAN DOĞUYOR !

Eğer elinizin altında bir hizmetkar varsa para karşılığında, o kişiye çeşitli görevler verebilir ve onu zaman ayırmadığınız, zorlandığınız alanlarda çalıştırabilirsiniz. Bunun sonucu olarak da bir şeyler geliştirmeye, işinizi kolaylaştırmak için aygıtlar üretmeye kalkışmazsınız. Beyninizi bu konular için yormazsınız.

Ancak günümüzde birçok toplumda iş gücü, insan emeği pahalı olduğu için maliyet nedeniyle yeterince para kaybeden üretici bir de işçilere para vermektense, bu hizmeti,üretimi karşılayacak aygıt satın almayı tercih eder (ya da yapabiliyorsa keşfetmeyi).
Bir yandan düşünelim. Eğer biri sizin saatlerce, günlerce, ya da yıllarca uğraştığınız ve meydana getirdiğiniz bir oluşumdan hiç emek sarfetmeden sahip olursa ne yapardınız?

Sizi bilmem ama ben çıldırırdım. Emeğinin karşılığında patent, oluşumda hak sahibi olma durumu da örneğin Çin’de talep edilemezken, Batı’da patent almak mümkündü. Bunun sonucu olarak da mademki oluşturduğum ve emek verdiğim işte benim payım dahi olmayacakmış gibi kullanılacaksa, bende üretmem mantığı kişinin zihninde oluşuyor.

Eğitim, her alanda var olması gereken bir kavramı temsil ediyor. Matematik, bilim, spor, din, teknoloji, fen gibi birçok alanda kişinin eğitim alması ya kişye bir şeyler katıyor ya da Dünya’ya bir şeyler kazandırıyor. Çağdaş sanayi toplumlarında teknik eğitime önem verilirken, bazı toplumlarda önemsenmeyen eğitim teknolojik gelişmelere engel oluyordu.

Para getirecek çeşitli alanlara yatırım yapan kapitalizm savunucuları varken, bu zihniyetin egemen olduğu bölgede teknolojinin gelişmesine şaşmamak gerek. Ancak Eski Roma ekonomisinde teknolojiye ayrılacak bütçeye yer yoktu.

Son madde ailedeki ekonomik dağılımın açıklayıcısı olacak. Bu konuda günümüzde gelişmiş bölgelerde fazla sıkıntı çekilmese de eminim ki kırsal bölgelerde yaygın sıkıntılar arasında ailenin geçimini üstlenenlerin durumu yer alıyordur. Şehirdeyseniz ya da gelişmiş bir toplumsanız zaten fazla nüfusa sahip olmayan bir aile yapısıyla yaşıyorsunuzdur. Bakmanız gereken çok fazla kişi yoktur. Eşiniz zaten çalışıyordur ve ekonomik açıdan yükünüz hafiftir. Ancak kırsal bölgelerde durum bu kadar basit bir halde değildir. Çalışan tek bir birey ailede geri kalan dokuz kişiye bakmak zorunda olabilir. Örneğin Yeni Gine’de ailede çalışan tek bir birey geri kalan aile üyelerine, akrabalarına bakmakla yükümlüdür.

Tüm bu maddeleri toplumumuza ve Batı toplumlarına ( ya da Amerikan toplumalarına) uyguarsak, sorgularsak durumu neden bazı konularda geri kaldığımızı ya da geliştiğimizi anlayabileceğimizi düşünüyorum.

Mutluluk Ekonomisi

The Economics of Happiness – Official Trailer from The Economics of Happiness on Vimeo.

İlgilendiğiniz alanı farklı bakış açılarıyla değerlendirmek, dünya görüşünüzü ve düşünce yapınızı yeniden şekillendirir. Bu yeni oluşum belki de sizin ait olduğunuz düşünce tarzına kavuşmanıza vesile olabilir.

Ekonomiye farklı açılardan bakmak benim için hem öğretici oluyor hem de eğleniyorum.Bu durumdan yola çıkarak 03.12.2012 tarihinde Pera Müzesi’nde gerçekleştirilen “Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali” etkinliğine katıldım.Bu festivalde Mutluluğun Ekonomisi ( The Economics of Happiness ) isimli belgeseli izledim.

Global ekonominin kültürlere ve tarıma etkisi üzerinde çalışmalar yapan Bayan Helena Norberg-Hodge izlediğim bu belgeselde, ekonomiyle ilgili yaptığı muhteşem saptamalarla bana yeni düşünceler kazandırdı.

Helena Norberg-Hodge Hindistan’ın Ladakh şehrinde çalışmaları için saptamalar yapmak, elde edeceği verileri değerlendirmek için bir süre orada yerlilerle yaşamış. Belgesel esnasında yerlilerin yaşam şartlarını,geçim kaynaklarını nasıl kullandıklarını ve mevcut dünya düzeninden ne kadar da uzakta yaşadıklarını görmek oldukça basit.


HERKES İHTİYACI KADAR ÜRETİM YAPIYORDU

Ladakh’da yaşayanlar üretimlerini – üretim demesek de olur, ihtiyaç karşılama eylemi demek daha doğru bence- topluluklarını doyurmak için sınırlı ölçüde gerçekleştiriyorlardı. Her ailenin derdi sahip olduğu on nüfusu doyurabilmekti –ya da giyindirebilmek-. Bu durum sonucunda da herhangi bir rekabet ortamı oluşmuyor, zengin fakir gibi sıfatlar insanların etiketi olmuyordu.

1970 yılında Ladakh’a gelen Avrupalı,Amerikalı güçler masalı sona erdirdi. Artık ortada sömürgeleşen bir Ladakh ve ihtiyaçtan fazla üretilen tarım ürünleri vardı. Halk köle olmuştu. Daha önce zengin-fakir diye bir şey burada yok diyen halk artık çok açız çok fakiriz diye şikayet eder olmuştu.
Ekonomide ve Dünya’da Globalleşmenin 8 olumsuz nedeni vardı.Bunlardan birkaçı,
-Küreselleşmenin insanları mutlu etmediği gerçeği
-Küreselleşmenin güvensizliğe yol açması
-Gelişen sanayinin doğal kaynakları yok etmesi
-İklim değişikliğinin hızlanması
-Milletler arası çatışmaların artması (hatta aynı milletten olanlar bile kavga edebiliyor)
-Dev şirketlere sadaka verme durumu üstüne kurulu bir düzen..
Belgesel esnasında gösterilen bir görüntü ve yapılan bir yorum oldukça ilgi çekiciydi..
Hindistan’da fakirliğin tavan yaptığı bir bölgede (ki aslında bu ülkenin her noktası böyle) dilencilerden biri kameraya yaklaşıyor ve ona bir soru yöneltiliyor.

-Toprağını sana geri verseler tarımla uğraşır mıydın?
Dilenci: Evet, kesinlikle tarımla uğraşırdım. Dilenmek istemiyorum, toprağımı geri istiyorum..

İnsanların gücü bu denli olumsuz da olabiliyor ulusları kurtaracak kadar olumlu da. Bir insan başka bir insanın refahı için sefillik çekebiliyor.

Globalleşme yerine lokalizasyonu,yerel üretimi destekleyen bu belgeselin izlenmesi gerektiğini söyleyebilirim. Bayan Helena’nın “Mutluluk Ekonomisi” ile ilgili çalışmalarını ve görüşlerini buraya tıklayarak öğrenebilirsiniz.