Monthly Archives: January 2012

Steve Jobs: Çocukluk Yılları

“Evrende iz bırakanların” evrenle buluşma süreçleri de bir o kadar ilgi çekici olmalı. Sıradan bir bireyin yaşam tarzına aykırı yaşamalı, zorluklarla karşılaşmalı

ve bu zorluklar karşısında güçlü durmalı, durumları benimsemek yerine, çabalayarak durumlara yeni bir boyut kazandırmalı. Bunu yapmış ve gerçekten de

“evrende bir iz bırakıp” gitmiş olan bir dahiden söz edebiliriz. Şüphesiz söz konusu özellikler akıllara Apple’ın CEOsu olan Steve Jobs’u getiriyor. Dahinin

hayatını şekillendiren de her insanoğlunda olduğu gibi çocukluk döneminde yaşadığı tecrübeler ve çoğunluktan biraz daha farklı çalışan beyniydi.

Jobs hayata doğar doğmaz farklı yollardan ilerleyerek ve yollara herkesten farklı izler bırakarak başladı. Joanna Schieble Simpson ve Abdulfattah John

Jandali , Jobs’un öz anne ve babalarıydı. Genç yaşta evlenmemeye karar veren çift doğacak olan çocuklarını evlatlık olarak başka birine vermeye karar

verdiler. Ancak genç çiftin şartları vardı; bebeklerini alacak olan kişi ya da kişilerin üniversite mezunu olmaları gerekiyordu ve oğullarını da büyüttüklerinde

üniversiteye yollamaları gerektiği şartını koymuşlardı. Bebek, değil üniversite mezunu, henüz lise mezunu bile olmayan bir çifte verildi. Artık Steve’in üvey

anne ve babası Paul ve Clara Jobs olmuştu.

İnsanların yetiştirilme tarzı, onların geleceğini şekillendirir. Söz konusu kişi Steve Jobs olunca, şüphesiz durumlar genellemelere uyarak gelişmedi. Steve

Jobs yetiştirilirken yalnızca kendi geleceğini değil, bütün insanlığın geleceğini şekillendirdi ve hatta değiştirdi. Paul Jobs bir zanaatkardı. Dolapları, çitleri

oluşturur, onarırdı; mekanikle ve araba tamiriyle de uğraşırdı. Elektroniğe de ilgi duyan baba, üvey oğluna da kendi ilgi alanlarını aşılamaya çalışmıştı. Paul

Jobs oğluna elektroniğin temellerini gösteriyordu ve bu durum da Steve’in oldukça ilgisini çekiyordu. Hatta babasının zanaatkar kimliği ve özenli davranışları

bu gün kullanılan Apple marka aygıtların donanımına ilham kaynağı olmuştu. Çitlerde ya da dolaplardan genellikle gözle görülen kısımlar emek verilerek

tasarlanır, boyanır, tamir edilir ve hatta özel malzemeler dış yüzeye uygulanarak ürünün eşsiz bir görüntüye sahip olması hedeflenir. Paul Jobs da bu adımları

izliyordu ancak oğlunu da etkileyen ve diğerlerinden farklı olarak attığı bir adımı daha vardı onun. Dolapların ya da çitlerin görünmeyen kısımlarına da özenle

ilgi gösteriyordu ve gözle görülen bir bölgeymiş gibi, görünmeyen kısımlarla da itinayla ilgileniyordu. Tam da bu noktada babasından fazlaca etkilenen Steve

Jobs, bu gün Apple marka ürünlerin çiplerinin yalnızca tamirciler tarafından görülecek olmasını umursamadan, onları estetik bir görünüm kazandıracak şekilde

tasarlamıştı. Ayrıntılara dikkat ediyordu ve bölgelerin görünürlüğünü ayırt etmeden onları tasarlıyordu.

Bizlere anlatılan korkunç üvey anne ve gaddar üvey baba figürlerinin aksine Paul ve Clara Jobs oğullarının her istediğini yapmaya çalışıyorlardı. Bunu

yapıyor olmalarına neden olan tek unsur onun evlatlık olması değildi. Steve Jobs çok zekiydi ve ailesi de bunun farkındaydı. Henüz çok küçük yaşlardayken

babasından öğrendiği elektronik aletlerin minik özelliklerinin peşinden koşmaktan zevk alıyordu ve bu amaçla mühendis olan komşusunun evine gidiyor,

oradaki karbon mikrofon ve hoparlör bağlantılarını inceliyordu. Bir gün aklına bu bağlantıyla ilgili olarak babasının söylediği bir ayrıntı gelmişti. Paul Jobs’tan

duyduğu bu ayrıntıyı kullanmadan sesini hoparlörden duyurunca da durumu Paul’a açıklamıştı ve onun da yanılıyor olabileceğini kavramıştı. Jobs farklıydı ve

onu yakından tanıyanlar da bunu anlamaya başlıyorlardı. Yani Jobs yalnızca bir zamanlar terk edildiğini bilerek değil, aynı zamanda özel olduğunu hissederek

büyümeye devam ediyordu.

Clara Jobs, üvey oğluna okuma ve yazmayı henüz o okula başlamadan öğretmişti. Bu nedenle de Steve okula başladığı yıllarda oldukça sıkıntılı

dönemler geçirmişti. Yaşıtları okumayı, yazmayı bilmiyordu ancak kendisinin bunlarla uğraşmaya ihtiyacı yoktu. Bu nedenle de insanların hoşuna gitmeyen,

hiç de komik olmayan şakalar yaparak zamanını geçirmeye çalışıyor, bunun sonucunda da okuldaki öğretmen ve öğrencilerin başına bela oluyordu. Ailesi

öğretmenlerinin şikayetlerini gereksiz buluyor ve çocuğun ilgisini çekemedikleri için aslında okulun suçlu olduğunu vurguluyorlardı sürekli. Herkesin okul

yıllarında zihninde yer eden bir öğretmen bulunur. Bu kişi genellikle öğrenciye ilham kaynağı olmuştur ya da kişinin hayatını değiştirecek adımlar atmasına

yardım etmiştir. Steve Jobs’un da daha sonra “hayatının azizelerinden biri” olarak anımsayacağı “Teddy” isimli bir öğretmeni olmuştu. Bayan Teddy Steve’in

ilgisini derslere çekmeye çalışıyordu ve bunun da nasıl yapılacağını gayet iyi biliyordu. Teddy ona rüşvet teklif ediyordu! Steve eğer ödevlerini düzenli olarak

yaparsa ve onları kendisine teslim ederse ödüllendirilecekti. Belli bir süre rüşvet alarak sorumluluklarını yerine getiren Steve sonunda “öğrenmek ve

öğretmeninini memnun etmek” düşüncesiyle işleri rayına oturtarak rüşvetsiz bir öğrenim hayatına merhaba demişti. Daha sonraları Steve’in sınıf

arkadaşlarıyla aynı seviyede olmadığını kabullenen okul yönetimi, onun dördüncü sınıf değil lise ikinci sınıf düzeyinde olduğuna karar vermişti. Paul Jobs lise

iki seviyesini abartılı bularak oğlunun altıncı sınıftan devam etmesine onay verdi.

Öğrenim hayatını sorgulayan Steve Jobs “neden bu gereksiz şeyleri ezberliyorum?” gibi soruları bir kenara bıraktıktan sonra dini, Tanrı’yı sorgulama

aşamasına geçmeye kara vermişti. Bir gün gazete haberlerinde gördüğü bir fotoğraf, her Pazar gittiği kilisedeki papaza önemli bir soru sormasına yol açmıştı.

Gazetede açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun resmi yer alıyordu. Steve de Pazar günü papaza “Tanrı bunları görmüyor mu? Neden bunun olmasına izin

veriyor?” diye sorular sorarak inanç konusunda da kendine özgü bir yol çizmişti.

Okul yıllarında Steve Jobs oldukça değişik insalarla tanışmıştı. Kimisi sıradan insanları temsil eden tiplerdi kimisi ise suçun, kavganın peşinden giden

aykırı insanlardı. LSD, Marihuanna gibi uyuşturuc maddeleri arkadaşları aracılığıyla kullanmaya başlayan Steve bu alışkanlığını uzun yıllar devam ettirecekti.

Entelektüel bilgi birikimini de tanıştığı değişik kesimleri temsil eden insanlar sayesinde sürekli zenginleştiriyordu. Tamamen elektronikle ilgilenen Steve Jobs

yavaş yavaş müzik zevki edinmeye, edebi eserler okumaya başladı. Başına buyruk ve azimli karakterleri yansıtan kitaplarla ilgilenmeye başlayan Jobs, Kral

Lear’a bayılıyordu ayrıca Platon ve Shakespeare’in de eserlerini okumaya zaman ayırıyordu.

Ortalama ve sıradan bir insanın yaşam şartlarıyla hayata başlamayan Steve Jobs, küçük yaştan itibaren sorgulamaya, merak etmeye, araştırmaya ve

kimse ona yapamazsın demeden bazı girişimlerde bulunarak başına buyruk tavırlarla birşeyler yapmaya çalışıyordu. Çevre koşullarının kişinin eğitimi,

karakteri, inançları üzerindeki yoğun etkisi Steve’in de yaşamında kendini gösteriyordu. Belki Paul ve Clara çifti onun özel olduğunu kabul etmeselerdi Steve

Jobs bu gün teknolojiye, endüstrilere yön veren değişimlerin temelini atabilecek kiş olmayacaktı. Onun seçimleri, tercihleri ve tutkuları vardı. Sıradan

olmamak için elinden geleni bilinçsizce yapıyordu ve tavırları onun geleceğini pozitif yönde şekillendiriyorken bizlerin de teknoloji temelli yol haritamızı

çiziyordu.

Beyninizi Daha İyi Çalıştırabilirsiniz!

Beyninizi daha iyi çalıştıracak 10 öneri Mümin Sekman – Sondaj Haber.

İlgilendiğiniz alanlarda başarılı olabilmeniz için öncelikle size başarıyı getirecek aracın nasıl kullanıldığını kavrayabilmeniz, bu aracın kullanım klavuzunu

bütünüyle özümsemiş olmanız gerekmektedir. Günlük hayatta kullanılan birçok nesnenin kullanım klavuzu, ilaçların reçeteleri, servislerin danışma hatları olmasına rağmen, bireyi isteklerine ulaştıracak olan temel unsurun kullanım klavuzu, danışma hattı veya reçetesi bulunmamaktadır.

Başarıya ulaşmanız için sizin mükemmel bir okulda okuyor olmanız ya da dört dörtlük imkanlara sahip olmanız malesef yeterli olmayacaktır. Başarı “ hükmedilen beynin” eseridir ve bu eserin oluşması için sanatçının – yani beynin – kendi alışkanlıklarını ve eğilimlerini keşfetmesi gerekmektedir.

Hiçbir servet ya da okul size beyninizi nasıl kullanmanız gerektiğini öğretmekle ilgilenmek için kullanılmaz. Bu nedenledir ki onun doğru kullanımını,

alışkanlıklarını, ihtiyaçlarını bireysel çabalarınızla saptamanız ardından da istikrarlı bir şekilde uygulamaya geçirmeniz gerekir.

Konu hakkında binlerce kişiye ulaşmayı başaran tanınmış kişisel gelişim uzmanı, yazarı ve düşünürü olan sayın Mümin Sekman “Her Şey Beyinde

Başlar! isimli kitabıyla, başarılı olmak isteyen kişilere, kitabında bu amaç doğrultusunda kullanmaları gereken beynin nasıl daha verimli çalıştırılacağını

anlatıyor.

YAZARIN SİZE 10 ÖNERİSİ VAR!

1. Sağlam kafanın, hareketli vücutta bulunduğu gerçeğini kavramalısınız.

Hareketli bir beden, hızlanan kan dolaşımı, vücuda giren oksijen miktarının artışı ve sonuçta beklenen son: Daha sağlıklı,verimli bir beyin ve belki de Dünya’yı değiştirebilecek fikirlerin doğuşu!

2. Beyin sulanmaz, aksine beyin kurur!

Vücut sağlığınız için her gün tüketmeniz gereken suyun miktarı aslında vücudunuza, sağlığınıza hükmeden beyninizin ihtiyacıdır.

3. Eli hızlandıran şeyler, aklı yavaşlatır

Bazı eylemleri gerçekleştirmeyi öğrenmeniz bir kaç gün sürebilir. Bu süre içerisinde özümsediğiniz eylem bir süre sonra alışıldık işlere dönüşür. Kendinizi

otomatik pilottan çıkarmalısınız ve beyninizi kullanmalı, düşünmeli, zincirleri kırmalısınız.

4. Akıl tutulmasına karşı, açık görüşlü ol.

5. Beyne çöp girerse, beyinden çöp çıkar.

Hani bir atasözü vardır “ne ekersen onu biçersin” diye. Bu durum yalnızca cümlenin temel anlamı baz alınırsa hasat zamanı için geçerli değildir. Aynı durum

beyin için de geçerlidir. Eğer bütün zamanınızı müzik dinleyerek geçiriyorsanız, şarkı sözleri en iyi arkadaşınız, ritim tutmak da en başarılı el alışkanlığınız

olacaktır.

6. “Sihirli eğer” ile düşünün

Eğer bütün fikirler sizi çıkmaza sürüklüyorsa, ortada bir çare yok gibi görünüyorsa, olaya bir başkasının baktığı yerden bakmaya çalışın. Her şeyin bir çaresi

vardır!

7. Aklının takıldığı yer hayatının takıldığı yer olabilir.


8. Sosyal medya diyeti yapın.

Bütün bir gün arkadaşlarınızın ne yaptığıyla değil, onları gözlemlemek ve kendinizi olmak istediğiniz gibi sergilemek yerine, bu zamanı verimli değerlendirip

gerçekten olmak istediğiniz kişi için çalışın.

9. İnsanları beyninizle sevin. Aşk, bir beyin işlevidir

10. Nasıl çalışması gerektiğğini beynine öğret

Marjinal Fayda

Marjinal kelimesi ekonomide sıkça kullanılan kavramlardan bir tanesini temsil ediyor. Arz, talep, ürünün denge fiyatı gibi kavramların yer aldığı yorumlarda

genellikle “marjinal fayda, marjinal maliyet” kelimelerinin kullanımı da hiç de azımsanacak düzeyde değildir.

Öncelikle TDK tarafından “ marjinal” kelimesi şöyle tanımlanıyor:

1. Sıfat, mecaz Aykırı
2. Isim, matematik Son birim

Ekonomi dalında öğrenim görenler, bu Alana ilgi duyanlar marjinal gibi bir kavramın yorumunu yapabilmiş, bu kelimenin anlamını sindirmiş olmalılar.

Öncelikle basit bir örnek vermek istiyorum.

Form tutmak istiyorsunuz ve bunun için de günlük yaşam tarzınızı değiştirmek zorunda olduğunuzu biliyorsunuz. Öncelikle yapmanız gereken beslenme

düzeninizi planlamak ardından da metabolizmanıza ve vücudunuza yardımcı olmak için spor yapmak. İlk basamak, yani beslenme düzeniniz, araştırmalarınız

sonucunda halloldu. Ancak ikinci basamağı, spor yapabilmeyi, elverişli duruma getirebilmeniz için bir spor ayakkabıya ihtiyacınız var. Sizin ona olan

ihtiyacınız, spor ayakkabıyı artık değerli kılar ve ona ulaşmak amacınız haline gelebilir. Şimdi bir düşünün. Eğer o ayakkabıya ulaşırsanız, artık bir spor

ayakkabı edinirseniz, size ait olacak ikinci bir spor ayakkabının değeri gözünüzde ne olur? Artık ihtiyacınız karşılanmıştır ve ikinci,üçüncü, dördüncü

ayakkabıların sizin için çok da önemi yoktur. Doyuma ulaşmışsınızdır. Verdiğim bu örneği daha çok marjinal faydayı açıklamak için tasarlamıştım.

İhtiyacınız karşılandıktan sonra, o ürün ya da hizmetten elde etmeye devam ederseniz, her birimde o ürünün marjinal faydası düşecektir!

Şimdi basit, sayısal bir örnek üzerinden “marjinal” kavramını tamamlayan “fayda” ve “maliyet” kavramlarını ele alalım.

Tabloda görüldüğü üzere ürünlerin sayısı ve buna karşılık marjinal fayda ve maliyet miktarları bizlere veriliyor. Ürün sayısı artarken marjinal fayda da artıyor,

marjinal maliyette.

Şimdi bir düşünelim. Siz bu ürünü almaktan hangi seviyede vazgeçerdiniz?

Üründen 1 adet aldığın zaman marjinal fayda marjinal maliyetten büyük oluyor ( MF>MM)

Üründen 2 adet aldığınızda yeniden marjinak fayda marjinal maliyetten büyük ( MF>MM)

Ancak ilerleyen ürün miktarlarında işler değişiyor ve 12 adet ürün satın aldığınızda marjinal fayda marjinal maliyetten düşük seviyede kalıyor.

Böyle bir durumda, bu tablodan marjinal fayda nerededir?

TDK’nın da yapmış olduğu 2. Tanımdan yola çıkarak “son birim”e önem vermeliyiz. Bu nedenle marjinal faydanın maksimuma ulaştığı ürün miktarı 8’dir.

Ekonomik kavramları basitleştirerek düşünmeden önce, onları teknik olarak iyice kavramak gerekiyor. Marjinal fayda gibi bir kavram da yorumlanabilmesi için teknik altyapıya gerek duyuyor.

Verimli Bir Yaşamın Basit Kuralları

Yeni başlangıçlar için yeni bir haftanın, yeni bir yılın var olması gerekmez aslında. Ancak nedendir bilinmez herkes Pazartesi sabahları ya da 1

Ocak sabahı bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüp, huzursuz ruhlar misali yeni kararlar alırlar. Ancak gelir görün ki bu kararların kalıcılığı günlerin

akışıyla birlikte kaybolur gider, heves olur, yapamıyorum ve zaten yapamazdımlara dönüşür birden.

Formüle edilmiş hedefe ulaşma birleşenlerine inanmıyorum. Çünkü herkes farklıdır ve herkesin hedefe ulaşırken izleyebileceği, kapasitesinin elverdiği değişik

stratejiler vardır. Benliğinize saygı duyabilmeniz için ve özellikle de kendinizi yeterli hissedebilmeniz için formüller sunmak yerine bu amaçla yola çıkıp,

isteklerini elde edebilmiş kişilerin uyguladığı “temel hedefe ulaşma birleşenleri” var diyebilirim!

Bu birleşenleri benim yorumlarım dışında düşünmeniz ve herkesin aksine bunları yapmaya inadına Pazartesi değil mesela Çarşamba günü başlamanızı

öneriyorum. Aykırılık farkınızı ortaya koymanızı sağlayabilir!

1) Ertelemekten Kaçının!

“Damlaya damlaya göl olur” her zaman pozitif mesaj vermek zorunda olan bir atasözü değildir. Durumları yorumlama biçiminiz her şeyi değiştirebilir.

Damlalar yapmak zorunda olduğunuz ya da yapmak istediklerinizi de temsil edebilir. Siz yapmadıkça, damlalar da artmaya başlayınca dönüp ardınıza

baktığınızda bir göl, nehir ve hatta okyanus dahi görebilirsiniz. Damlaları değerlendirin! Sanırım bende çok fazla erteliyorum ve sonra ardıma baktığımda bu

birikintiden ürküp tamamen hedeften vazgeçebiliyorum.

Ertelememeyi öğrenebilmek kişinin iç disiplinini de geliştirebilen unsurlardan en önemlisidir. Eğer yapmak istediğiniz bir eylemi, elde etmek istediğiniz bir

başarıyı ertelememekte ısrar ediyorsanız, oluşan “zorunluluk” duygusu sizin önemsiz işlerinizi bir kenara bırakıp mecbur olduğunuz işe odaklanmanızı

sağlayacaktır. Bu da mükemmel bir disiplin örneği olacaktır.

2) Uzun Vadeli Hedefleriniz için Gününüzü Mahvetmeyin!

Başka bir ülkede yaşamak istiyorsanız ya da mükemmel bir okul kazanmak istiyorsanız gününüzü bu hedefler önderliğinde mahvetmemelisiniz. Kazanmak

istediğiniz okul için yeterli çalışmayı, yaşamak istediğiniz ülke için yeterli maddi birikimi gerçekleştirmek için programlı olarak hedefinizin gereklerini yerine

getirin. Aksi halde robot gibi yaşamaya, hedefleriniz doğrultusunda anınızı heba ederken benliğinizi de yitirmeye başlayabilirsiniz.

3) Korkularınızla Yüzleşin!

Korkulardır insanların sınırlarını çizen. Aslında o sınırları aşabilecek potansiyele sahipsinizdir ancak korkularınızla oluşan sınırlarınız haritanın diğer tarafına

geçmenize engel olur.

Söz konusu korkular kurumsal anlamda da olabiir, bireysel anlamda da, iş yaşamını da kapsayabilir, gündelik hayatı da.

Gündelik hayatın korkuları arasında giyiminiz sizde korku unsuru oluşturabilir. Toplumun yorumunu dikkate alıp da giyinemediğiniz pantolonunuzu ya da

eteğinizi bir kenara attığınız oluyordur. Çoğunluğun çizdiği sınırları siz yeniden yorumlayıp genişletiyor olabilirsiniz. Bu nedenle bir kez olsun korkularınızla

yüzleşmek özgüveninizi artıracak unsurlardan biri olacaktır.

4) Sıradanlıktan Kurtulmanın Vakti Geldi!

Her gün aynı yoldan işe gidiyorsanız bu gün de farklı bir yol deneyin. Oldukça basit gibi görünen bu detay aslında sizin motivasyonunuzu bir kademe dahi olsa

artırabilir.

5) Yeni Bir Dil Öğrenin!

Beyninizi dah averimli hale getirebilmek için onu sürekli aktif hale getirmeniz gerekir. Bu nedenle de hem yeni bir dil kazanmak hem de beyninizi

aktifleştirebilmeniz için her gün bir kaç yeni kelime öğrenmeyi, bunu ertelemeden yapabilmeyi sağlamak herkes için yararlı bir davranış biçimi olacaktır.

6) Değiştiremeyeceğiniz Durumların Var Olduğunu Kabul Etmelisiniz!

Durumlardan memnun olmamak, herşeyden şikayetçi olmak sizi yıpratmakla birlikte özgüveninizi yitirmenize de neden olur. Bu sebeple,

değiştiremeyeceğiniz durumların varlığını kabul etmeli ve bu kabullenişle başa çıkmaya çalışmalısınız. “Herkes mükemmel değildir” cümlesini aklınızın bir

köşesinde bulundurup, bu cümleye inanmalısınız ve yetenekli olduğunuz alanlarda bir numara olmaya çalışarak ve hatta bunu gerçekleştirerek özgüveninizi,

kendinize olan saygınızı en üst seviyeye çıkartabilirsiniz. Çünkü önemli olan durumlardan şikayetçi olmak değil, bir konuda çok iyi olarak insanları
sizinle başedememe noktasına getirmebilmenizdir.

Mustafa Kemal Şirket Yönetseydi

Sayın Koray Tulgar, Mustafa Kemal Atatürk’ün bir şirket yöneticisi olduğunu varsayarak, bu durumda bir şirketi nasıl yöneteceğini düşünmüş ve bir kitap yazmıştı. Bilişim ve Toplum dersimize konuk olarak gelen, yaratıcı bir yazar olan Koray Tulgar, bizlere gösterdiği slaytlar yardımıyla kitabında anlatmak istediklerini salondaki arkadaşlarımıza ulaştırmaya çalışmıştı. Atatürk nasıl biriydi? Hepimiz gibi görünürken, tarih yazacak kadar kritik ve etkili adımları atarken bu eylemleri hangi özelliklerine borçluydu?

Geçtiğimiz senelerde Sayın Can Dündar’ın “Mustafa” ismiyle sinemaya uyarladığı Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı kusurlu ve sıradan insan davranışlarıyla Ulu Önderi gözler önüne seriyordu. Konuşmacımız Sayın Koray Tulgar da bu konuya değinerek, Atatürk’ün de sıradan bir insan olduğu gerçeğinin şaşılacak bir durum olmadığını bizlere aktardı. Bir şirket yöneticisi herkesten daha verimli çalışmalı, iç disipline sahip olmalı, kuvvetli hitap yeteneği barındırmalı ve kendini sürekli yenilemeliydi.

Mevcut piyasa şartlarını sürekli takip etmeli ve bu doğrultuda elinde bulunan varlıkları yenilemeliydi. Atatürk ise tüm bu eylemleri şirket yöneticisi bilinciyle değil ama bir komutan niteliğiyle hayata geçirdi. Onun iç disiplini, araştırmacı kişiliği yeni yöntemler bulmasını kaçınılmaz kılıyor ve bir milletin kaderini değiştirecek hamleler atmasını sağlıyordu. Bir şirket yönetebilmek liderlik özelliğini gerektiriyordu ve Atatürk de bu özelliğe uyan önemli kişilerden biri olarak tarihe geçti. Peki Mustafa Kemal Atatürk ne yapıyordu? Konuşma esnasında dikkatimi çeken bazı saptamaları aktarmak istiyorum.

Öncelikle sol tarafta görülen resmi slaytlar esnasında da görmüştüm ve aklımda etkili bir iletişim becerisi örneği olarak bu resim yer etti. Eğer bir şirket yönetiyorsanız, çalışanlarınızı kesinlikle dinlemelisiniz ve onların sorunlarını, önerilerini anlamaya çalışmalısınız. Bu fotoğrafta da görülüyorki Atatürk bir vatandaşı oldukça etkili bir biçimde, kendini onun yerine koyarak dinlemekte. Böyle bir lider, toplumda her zaman güven uyandıracak dinleme alışkanlığını sürdürerek başarılara imza atmıştır. Aynı durum şirket yöneticileri için de geçerli olup, verimliliği ve şirkete olan bağlılığı artıracaktır.

Bir diğer çarpıcı nokta da Atatürk’ün yüzlerce sayıda okuduğu kitapların varlığıdır. Bu kitaplar sayesinde bir çok savaşta stratejiler belirlemiş ve bu stratejiler Türkiye haritasının sınırlarını oluşturmuştur. Yüzlerce kitap okuyan bir bireyin düşüncelerinde büyük değişimler olduğu gerçeği Atatürk’de de görülen bir gerçektir. Mustafa Kemal, okuduğu kitaplar sayesinde kendini dönemin eğitim şartlarına göre oldukça yüksek düzeyde geliştirmiştir. Hatta ülkemizin kaderini değiştiren Kurtuluş Savaşı’nda uyguladığı bir taktik, okuduğu bir kitapta yazılı olup onu başarıya ulşatırmıştır, adını ve adımızı tarihe kazımıştır.

Son olarak çalışma esnasında kişinin kendini motive etme biçimi oldukça büyük önem taşımaktadır. Atatürk’ün önemli kararlar vermeden önce ya da cesur kişiliğinin özelliklerini bir kademe daha artırabilmek için ünlü besteci Richard Wagner’den senfoniler dinlediği bilinmektedir. Bu durumu da bir şirket yöneticisine uyarlarsak, çalışanların motive edilebilmesi için öncelikle liderlerinin motivasyonunu değerlendirmeliyiz. Enerjik, cesur ve iletişime açık bir lider, çalışanlarına cesaret aşılayabilmek ve onları daha kesin, doğru kararlar vererek yönetebilmek için motivasyonunu en yüksek düzeyde tutmalıdır.

Okuyan, kendini geliştiren, yeniliklere açık olan, insanlarla iletişimi kuvvetli olan ve iç disiplininden taviz vermeyen bir lider olan Atatürk, şirket CEOlarına örnek oluşturacak kişilerdendir. Liderlik özelliğine zaten sahip olması gereken bir yönetici kendine daha birçok özellik yükleyerek bireysel gelişimine katkı sağlamalı ve çalışanlarına da moral verebilmelidir. Etkili konuşmaları, hitap yeteneği sayesinde kitleleri peşinden sürükleyebilmiş biri olan Atatürk gibi şirket yöneticileri de kısa ve net cümlelerle çalışanlarını yönetmeye çalışmalıdırlar.

Firarperest: Toplumsal Hislerin Tercümanı

Günlük yaşamda bizlerin çoğunlukla karşılaştığı sahneler, sorguladığımız durumlar, şahidi olduğumuz toplumsal sorunlar vardır. Her gün defalarca, her hafta onlarca kez yaşadıklarımız, sorguladıklarımız, yakındıklarımız zihnimizden çıkmak için, bir yol bulup akmak için yeryüzüne, özgürlüğe kavuşmak isterler. Bu kaçış yolunu, akış doğrultusunu sıklıkla bizler bulamazken kimileri tercüman olur zihnimizden geçenlere, sorgulamak isteyip sorgulayamadıklarımıza.

Strasbourg’da doğmuş, Ankara, Madrid, Amman, Köln, İstanbul, Boston, Michingan ve Arizona’da yaşamış olan yazar Elif Şafak, çeşitli kültürlerden geçerken bizim günlük hayatta sorguladığımız onca durumu bir deneme kitabıyla ince eleyip sık dokuyarak düşüncelerini okuyucularıyla buluşturuyor. Elif Şafak(2010), Firarperest isimli deneme türündeki kitabında kadınlardan yazarlara, toplumsal sorunların yorumlanmasından edebiyata, gurbetten U2 müzik grubuna kadar birçok konudaki görüşlerini okuyucuya sade bir dille, değişik bakış açılarıyla aktarıyor.

Kasım 2010 tarihinde, Doğan Yayıncılık tarafından piyasaya sürülen Firarperest isimli 64 denemeden oluşan kitap, yazar Elif Şafak’ın çeşitli konular hakkındaki görüşleriyle, yorumlarıyla düşüncelerimizi değişterecek fikirleri zihnimize kazıyor.

Bir sahil kenarında yahut bir çay bahçesinde durgun, sessizce oturan ve yalnız kişileri görmek mümkündür. Bu tarz insanlar toplumsal meselelerden, memleketin gündeminden elini eteğini çekmiş kendi hallerinde yaşarlar. Sizin etnik kimliğinizin, iktidar sevdanızın bu tip insanlar için bir önemi yoktur. Zaten onlar da iktidar aşkıyla yanıp tutuşmazlar ve kendilerini belirli bir noktaya getirmeye çalışmazlar. Yazar, “Miskinliğe Övgü” isimli denemesinde hayattan soğrulmuşcasına yaşayan kişilerden söz ediyor. Miskin olarak nitelendirilen bu kişiler, insanları ötekileştirmiyorlar. Yazar kimseyi belirli bir bölgeye ait etmeyen, kin tutmayan ve kendi hallerinde yaşayan insanlardan söz ediyor. Bu düşüncelerini okuyucuya aktarırken de Baudelaire’den ve Jack Kerouac’dan söz ediyor, Gustave Flaubert’in düşüncelerini örnek veriyor.

İnsanların birbirlerini sınıflara bölmesi konusunda tepkiliyim. Bunun nedeni sınıflara ayrılan toplumlarda ve iktidar hırsının kol gezdiği yerlerde her zaman ezilen taraf politik görüşleri çoğunluğa uymayanlardan oluşur. Eğer demokrasinin var olduğu yerlerde miskinlik hakkını kullanabilenler varsa, ötekileşmek istemeyenlere de en az miskinler kadar özgürlük verilmelidir.

Yazarın diğer kitaplarında da sıklıkla ele aldığı konulardan olan gurbet, “Sentezler Mahallesi” isimli denemede de yine kendini okuyucuya gösteriyor. Çocuklarını daha iyi şartlarda okutmak isteyen ailelerin, istihdam yetersizliğinden dolayı memleketlerinden ayrılanların, Avrupa’daki gurbetçilerin “memleketlerinin ruhunu yaşama” mücadelesi, Elif Şafak’ın bir kaç tecrübesini okuyucuya yansıtmasıyla metinde belirginlik kazanıyor.

Yazar, Avrupa’da Türklere ait olan dükkanlarda yaşadığı ilginç anılarından söz ediyor. Bir bakkalda misafirperverlik eşliğinde ikram edilen kahveden tutun da eski posterlere, memleketten getirilen besinlere kadar birçok konuda ilginç ancak acıklı tecrübelerini bu denemede okuyucuya aktarıyor.Metinde ele alınan düşünce aslında sıklıkla karşımıza çıkan, gurbette yaşanan ait olamama, memleketini başka memlekette yaşatma çabasının sonuçlarıdır. Bence insanlar daha az özlem ve daha çok mutluluk için benimsenmesi gereken yere adapte olma çabasını en üst düzeye çıkarmalı. Başkalaşmadan ve göç edilen yeri de başkalaştırmadan.

Acaba her toplum bir diğerinin yaşam şartlarına, mutluluklarına, geleneklerine ve hatta ızdıraplarına özeniyor mudur? Ben bu sorunun yanıtını kitaptaki “Gerilim Hikayelerinin Sakin Ustaları” isimli denemede bulduğumu düşünüyorum. Gerilim, entrika, kan ve şiddet konularında yazılan en başarılı romanların İskandinav ülkelerinde kaleme alındığı gerçeği bu metinde okuyucuya aktarılıyor.

Fazla rahat olmanın rahatsızlık duygusu uyandırdığı, komşunun sahip olduklarına sahip olamama durumu ve negatif ruh hallerinin, karamsarlığın insanlar üzerindeki etkisi gibi olgular bazı toplumların edebiyatlarında ele alınan konulardandır. Barış, refah ve düzen içerisinde yaşayan toplumlarda yaygın olmayan olaylar kaleme alındığında başarı elde edilmesi de kaçınılmaz oluyor.

Aynı ergenlerde olduğu gibi henüz yaşanmamış duygular, olaylar insanda özenme davranışına yol açar. Belalar, sıkıntılar her ne kadar da negatif olgular olsalar da, bu temalar etrafında romanlar, öyküler yazmaktan ne çıkar? Yaşanmamış duygular aynı televizyon ekranlarında yayımlanan ve izlenme rekorları kıran dizilerin kahramanları yerine kendimizi koyduğumuz zamanlardaki gibi kişiye anlık hazlar verir. Huzurlu toplumlarda da insanlara zaten var olan huzuru tekrar yaşatan romanlarla yaklaşmaya çalışmak ne ifade eder ki? Zaten tecrübe edilmemiş hisler, olaylar insanlara çekici geliyorsa, her gün defalarca seyredilen sahneleri bir daha okumanın anlamı var mı? Aslında yazar Elif Şafak’ın da dediği gibi, huzurlu olan bu yazarları bir de İstanbul’a getirsek bu ziyaretten sonra acaba aynı başarıyla romanlarını kaleme alabilecekler mi?

Miskinlik, yabancılaşma ve durumundan sıkılıp yaşanmayan duyguların peşinden giderek başarılı olma, yeni duygular yaşama gibi konular günlük hayatta her insanın tecrübe ettiği durumları temsil edebiliyor. Yazar Elif Şafak’ın diğer kitaplarında olduğundan daha fazla öne çıkardığı mizahi üslubuna Firarperest’te rastladım. Mevcut mizahi üslup, güncel konularla birleşince ve bir de yalın bir dille kaleme alınınca kitabı bir çırpıda bitirmemek olanaksız. Ancak metinlerin oldukça kısa olması ve deneme türünün ustası olan Michel De Montaigne’in uzunca metinlerine alışkın olma durumumu da göz önünde bulundurursam, keşke yazar duygularını daha kapsamlı bir şekilde okuyucuyla paylaşsaymış demeden edemiyor insan.

İşlenen konuların kısa örneklerle açıklanması keşke biraz daha örnek olsaymış, keşke bu konu bitmeseymiş dedirtiyor insana. Yazar, okuyucularına güncel konular dışında, kültürel açıdan da katkıda bulunuyor. Hiç bilmediğim Nina Simone’dan tutun da eşcinsellikle ilgili bir anektoda kadar yazarın denemelerinden kazanımlarım da olmadı değil. Çeşitli kültürleri yaşama şansını yakalamış ve bir de tecrübelerini açık bir üslupla kaleme alabilmiş olan yazar Elif Şafak’ın yine de bana romanları, denemelerinden daha fazla haz veriyor.

Bir ET’in İtirafları

Kafamda oluşan düşüncelerin güçlenmesi, konu hakkında ayaklarımın yere basabilmesi için araştırmalar yaparım. Küçük çaplı araştırmalar eğer beni ikna edebilecek bulguları içeriyorsa, konuyla ilgili artık savunabileceğim bir görüş oluşmuş demektir. ABD ile ilgili olarak tesadüfi bir biçimde haftalardır okuduğum kitaplar ve izlediğim tiyatro oyunu sayesinde ilginç bilgiler kazandım sanırım.

Bir ekonomik tetikçinin itirafları isimli kitap ise kazanımlarımı yeni boyutlara taşımamı sağladı. Kendisinin bir ekonomik tetikçi olduğunu ifade eden yazar ve aynı zamanda kitabın kahramanı John Perkins, insanlığın “şirketokrasi”nin oyuncağına dönüşme serüvenini okuyucularına aktarıyor. Evet, şirketokrasi kavramı ilginç ve duyulmamış bir ifadeyi simgeliyor.

Bu yeni kavramın tanımını şöyle yapabilirim:

Şirketokrasi, bir ülkenin yönetiminde halkın seçtiği kişilerin değil şirketlerin söz sahibi olması durumunun karşılığıdır.

John Perkins,Ekvator, Suudi Arabistan gibi birçok ülkede devletleri uluslararası şirketlere borçlandırarak ülkelerin mevcut petrol kaynaklarını kullanmak için ABD adına çalışıyordu. Ekonomik tetikçi de ne oluyor derseniz John Perkins gibi uzmanlar ülkelerin ekonomileri konusunda istatistiklere dayanarak tahminlerde bulunuyorlardı. Bu tahmin doğrultusunda da ekonomik tetikçiler (ET) ülkede söz sahibi olan kral, başkan ya da başbakanın fikirlerini değiştirmeye çalışıyor, ABD’ye yeni bir yem arıyorlardı.

Sanayileşmemiş, teknolojiden bir haber, yolları, ısıtma sistemleri, çöp toplama tekniklerinden yoksun ülkeler daha “modern” olabilmek, çağı yakalayabilmek adına çeşitli yollara başvuruyorlardı. Ancak ET’ler öyle profesyonel insanlardan oluşan bir örgüttü ki hangi ülkenin neye ihtiyacı var bunu başarıyla saptıyorlardı ve avlarına doğru sinsice ilerliyorlardı.

Harvard gibi ünlü birçok üniversitede öğretim üyeliği yapan profesörler, holding sahipleri, devlet başkanları ve daha birçok prestijli makamların sahipleri ET’ler arasında yer alıyorlardı.

Kitap hakkında ilgimi çeken bazı noktaları sizlere aktarmak istiyorum. Öncelikle çeşitli ülke başkanları, kralları barındırdıkları kaynakları ele geçirmeye çalışan Amerikan güçlerinin varlığının farkındaydılar. Bu güçlerle mücadele etmekten vazgeçmiyorlardı. Ancak gelin görün ki söz konusu mücadeleci kişiler malesef helikopter ya da trafik kazalarına kurban giderek aniden yaşamlarını yitiriyorlardı.

İngilizce öğretmek amacıyla kurulan kuruluşlar aslında insanları bulundukları topraklardan uzaklaştırmaya çalışıyorlar, petrol rezervlerinin ele geçirilmesini olaylaştırmak, insanların ABD ile ilgili düşüncelerini sinsice anlamaya çalışmak ya da değiştirmek uğruna varlıklarını sürdürüyorlardı.

Yazar John Perkins de bir ekonomik tetikçiydi ancak zamanla vicdanına yenik düşerek bu mesleği bıraktı. Bu çirkin oyunu, acımasız düzeni bütün insanlığa duyurabilmek adına da “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları 1-2-3” kitaplarını kaleme aldı.

Dünya’da olup bitenleri anlayabilmek, sahte hayatlarımızdan kurtulabilmek, sisteme yenik düşmemek için, uyanabilmek için okunması gereken bir kitap.