Monthly Archives: January 2012

Hope for LDCs

LDCs’ destiny is going to change in 2012!

Many economists and many famous magazines are forecasting that this year less develecoped countries gonna have higher GDP’s and better quality of life. GIISP is in trouble nowadays because of the euro-zone crisis.

A few days ago, France who has the biggest impact on european union loss a credit grade. Standard&Poor’s, credit rating services, reduce 9 euro-zone countries’ credit point but it’s a chance for less developed countries to improve their life standards and they will be free more than before ( it’s for those countries which are called “ colony” of developed countires. )

As The Economist weekly news states that South American, South Asian countries will increase their GDP instead of having a poorly economy. These countries are called ; India, Brazil, Russia, China and -last one is a member of European Union- Germany.

If you analyse The Economist’s graph you will determine that, Britain, France and United States has some troubles about their GDPs’.

Crisis has negative effects for world welfare but this kind of negative events have to be exist for the public weal. Now players have to leave the scene and trainees have to improve themselves with living developed countires experiements.

GIISP: Greece, Italy, Ireland, Spain, Portugal

İhtiyaçların Doğurduğu Sahte ve Muhteşem İkili İlişkiler.

Suudi Arabistan ve ABD arasındaki gelişen çıkar ilişkilerini açıklayan bir yazı okudum. Suudi Arabistan modernleşme kaygısıyla ABD’nin yardımına muhtaç bir pozisyonda kararlar alıyordu. ABD’nin de istediği tam olarak buydu; Suudi Arabistan’ı kendine herhangi bir konuda bağımlı yapabilmek ve bunun sonucunda da mevcut petrol rezervlerinde hakimiyet sağlayabilmek.

Sen bana elindekini verirsen bende sana elimdekini veririm mantığı.

Okuduğum yazıdaki temel ileti şu cümlerle açıklanıyordu.

…Suudi Arabistan petrodolarlarını ABD devlet tahvili almak için kullanılacak, karşılığında ise bu devlet tahvillerinden elde edilecek faiz geliri ABD Hazine Bakanlığı’nca Suudi Arabistan’ın bir ortaçağ toplumu olmaktan çıkıp, modern ve sanayileşmiş dünyaya adım atmasını sağlamaya yönelik kullanılacaktı.” (Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları 1)

Açık bir şekilde görülen bu çıkar ilişkisinin aslında nelere yol açabileceğini düşündüm. Aynı şey Türkiye’de de olmak üzere birçok ülkede bu gün gerçekleşmiyor mu?

Modernleşme kılıfı yerelleşmeye atılan darbe bu gün en önemli kesimi gençleri büyülemiyor mu? Bence ekonomik kaygılarla atılan bu adımların makro boyutta düşünmek fazla profesyonelce. Gelişmelerin etkilerini küçük boyutlarıyla düşünebilmek ve onlara doğru-yanlış etiketini yapıştırmak çok dah adoğru olacaktır. Bu gün Türkiye’de meydana gelen komik batılılaşma belki ABD’nin Suudi Arabistan için yaptığı planın Türkiye versiyonunun habercisidir.

Ancak belirli bir kesim dışında toplumun çoğunun bu tarz bir politikadan haberi yoktur. Gençlerden söz ettim çünkü geleceği etkilemenin, şekillendirmenin en kolay yolu bu günün gençlerini ele geçirmektir.

Düşünmeli. Meydana gelen olumsuz olayların, komik batılılaş karakterlerin ardından yatan neden ne olabilir?

Dünyayı Şekillendiren Düşünceler

Dünyayı şekillendiren kararları verenlerin nasıl düşünüğü üzerine hiç kafa yordunuz mu?

Ben bu konu hakkında edindiğim bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Eğer bu gün, sefillik ve açlık çeken milletlerin neden o halde yaşadıklarını düşünürseniz muhtemelen yapacağınız “neden” saptamaları hemen hemen aynı olacaktır.


Örneğin:

1) O milletler iyi yönetilemiyorlar. İktidarın tecrübesizliği ve tutarsız kararları halkı yoksulluğa sürüklüyor.
2) Tamamen kullanılıyorlar. Çok değerli kaynaklara sahipler ancak bu kaynakları kullanmasını beceremiyorlar. Kaynaklardan yararlanmayı bilenler de harekete geçip, işe koyuluyorlar.
3) Millet olarak zaten çok da çalışkan değiller.
4) Bulundukları bölgenin coğrafi açıdan yaşama elverişli olmaması, ekonomisi oldukça zayıf olan bölge insanlarını yoksulluğa sürüklüyor.

Bu nedenlerin sayısı çoğaltılabilir. Ancak bence aralarında en yaygın görülen nedenlerden biri ikinci maddede yer alıyor. Genel olarak gelişmiş ülkeler, sömürge adı altında, doğal kaynaklar açısından zengin olan coğrafyaları vatandaşların çıkarlarını düşünmeden işgal edebiliyorlar.

Yaygın olarak haritalarda yer alan siyasi sınırların hakimiyeti aslında bölgenin üzerinde adı yazılı olan devlete ait olmuyor. Bu da demek oluyor ki ortada çeşitli çıkar ilişkileri var ve egemen güçler kendi istekleri doğrultusunda yeni dünya düzenleri oluşturmaya çalışıyorlar.

Ekonomik açıdan çıkar ilişkileri, devletlerin birbirlerine borçlanmasını sağlamak ya da milletlerin uluslararası çalışan özel kurumlara borçlandırılması esasına dayanıyor. Bu borçlanma döngüsüyle başa çıkamayan zayıf ekonomiler de ellerindeki doğal kaynakları “rehin” veriyormuşcasına egemen güçlerin kullanımına açıyorlar.

İmzaları atanların çıkarları bir yana, vatandaşların hayatı acımasızca katlediliyor. “Para” söz konusu olunca her şey mübah gibi görünebilir ancak işin maddi kısmın ötesindeki noktalara ulaştığı zamanlar da oluyor. Bölge halkının kültürü, coğrafi yapılar, hukuki düzen yeni egemen güçler tarafından ezip geçiliyor. Globalleşme adı altında bizlere enjekte edilen “yabancı dil öğrenin” mantığı da aslında yok edilen kültürlerin “nazik kılıflarından” biri oluyor. Kendi dilini bile henüz yeterli seviyede konuşamayanların sırf ekonomik çıkarlar doğrultusunda öğrenmek zorunda kaldığı yoksa “aç kalacağı” bilinci bu gün milyonların zihninde şekilleniyor.

Dünyayı şekillendiren beyinlerin mantığı “güçlü olan ayakta kalır” cümlesinin içerisinde gizli. Kendi çıkarlarını gözeterek, milyonlarca hatta milyarlarca insanın düzenini bozarak şekillenen hayatlar bu gün ayakta kalan güçlerin eserleri oluyor.

Loi de Rareté / Nedret Kanunu

M.Ö. 384-322 yılları arasında yaşamış olan Antik Yunan Filozofu Aristoteles, bir malın değerini onun az bulunuşuyla açıklayan yasa olan Nedret Yasası’nın “değer” kavramı açısından temellerini oluşturan düşünürlerden olmuştur.

Su ve altın Loi de rareté yani Nedret Yasasına örnek oluşturabilirler. Su çok bulunan bir maddedir ve bu nedenle değersizdir (maddi açıdan düşünün). Ancak altın çok değerlidir çünkü az bulunur. Buradaki değer ölçütü maddidir. Yoksa hepimiz biliyoruz ki altın içerek kimse yaşayamaz ( Water and Diamond Paradox ).

Değerin az bulunurlukla ilgili olduğunu ilk ilerisüren düşünür Aristoteles’tir. Aristoteles malların değerlerini yararlarında görüyordu, bununla beraber değerin gerçekleşmesinde malların niceliğinin de önemli bulunduğunu söylüyordu. Faizin yasaklanmasını öğütleyen düşünürün “servet” konusundaki saptamaları oldukça ilgi çekicidir.

Aristoteles için servet üç yapının ardında gizlenir. Aslında bu üç yapıyı ikiye indirgeyebilirsiniz. Çünkü doğa ve doğaya aykırılık kavramları bu üçünün temel yapıtaşlarını oluşturmaktadır.

Servet:

1) Doğa gereği, yaşamak için elde edilen ürünler
2) Doğada var olan kaynaklara ulaşmak
3) Paradan para doğurtmak

şeklinde sıralanabilir.

Sorumlusu olduğunuz çocuklarınız, eşiniz, anneniz ya da babanız hatta insanlık gereği çevrenizdekilerin beslenmesi ve barınması için ödevleriniz vardır. İhtiyaçların kaşrılanmasında kullanılan “servet” kullanma açısından değerli malları simgeler.

Somut bir örnek vermek gerekirse, bir ayakkabıyı ekmek alabilmek için verebilirsiniz. İhtiyacınızı karşılamanızı sağlayan bu davranışa aracılık eden nesne, ayakkabı, değerli mal olur.

Ormandan ağaç kesmeniz ya da yer altında var olan değerli madenleri elde etmeye çalışmanız da doğada var olana ulaşmaya çabaladığınız için ikinci bir servet edinme şeklini simgeler. Normal karşılanır, yanlış bir davranış değildir.

Ancak üçüncü maddede yer alan “paradan para doğurtmak” faizi simgeler. Var olanı, sizin için yeterli olanı çoğaltmaya çalışmak tabiata aykırıdır. Yanlıştır.

Nedret yasasında suyun değersizliği bol bulunurluğundan kaynaklanırken, Aristo’ya göre su, servet ölçütlerinin ilk maddesinde yer alır ve değerlidir. Çelişen ifadeler yüz yılların değiştirdiği ideolojilerin eserleridir.

Tüfek, Mikrop ve Çelik

“İleri teknoloji, merkezi siyasal örgütlenme ve karmaşık toplumların başka özellikleri, ancak yiyecek fazlasını biriktirme kabiliyetine sahip, yerleşik nüfuslarda ortaya çıkabilirdi..” (Tüfek, Mikrop ve Çelik, s. 594).

Yerleşik nüfuslar nasıl ortay açıktı? Yiyecek üretimine geçiş süreci nasıl başladı? İnsanlar “toplum” olma konumuna nasıl gelebildi? Sorularla dolu bir serüvendi Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabı (TMÇ). Papua Yeni Gine’ye kuş türlerini incelemek, araştırma yapabilmek amacıyla giden biyolog yazar Jared Diamond, yerlilerden birinin sorduğu soruyla birlikte “ insan topluluklarının yazgılarını” incelemeye çalışan bir araştırmacıya dönüşüyor. Papua Yeni Gine yerlilerinden birisi olan Yali, uzun yıllar düşündüğü ancak bir türlü işin içinden çıkamadığı soruyu bir gün Jared Diamond’a soruyor..

Yali: Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var, bunları Yeni Gine’ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az?

Bu meraklı yerlinin merakını gidermek için baştan savma bir cevap verebilirsiniz ya da bilimselliğe çok da dayanmayan bir kaç cümle kurup onun bu tarz sorularla beynini meşgul etmemesini önerebilirsiniz. Ancak Jared Diamond bu soruyu önemsedi, araştırdı ve yeniden yorumladı.

Yali’nin sorusu Jared’in zihninde yeniden şekillendi ve yeni kelimelere büründü:

Neden şu anda Avrupalı ve Asyalı halklar zenginlik ve güç sahibi de başkaları değil? Örneğin neden Amerika, Afrika ve Avustralya yerlileri gidip Avrupalıları ve Asyalıları öldüremedi, egemenlikleri altına alamadı, onların köklerini kazıyamadı?

Bu soruları yorumlayabilmek oldukça geniş çaplı bir araştırmayı, uzun okuma seanslarını gerektiriyor. Ancak ben bir kaç örnekle “ insan topluluklarının yazgısının” nasıl şekillendiği konusunda size kitaptan edindiğim bilgilerden bazılarını aktarmaya çalışacağım.

Bereketli Hilal.. Fırat ve Dicle nehirlerini bünyesinde barındıran, Türkiye’nin güneydoğu sınırlarının altında varlığını sürdüren bölge. Geçmişte, yüzyıllarca insanlığın kaderini şekillendiren bölgenin komşusuyuz diyebilirim.

Bu bölgede tarıma elverişli topraklar, binlerce bitki türünün habitatı olan bölgeler, verimli araziler, su kaynakları, deniz ulaşımını olanaklı kılan yeryüzü şekilleri yer alıyor.

Bütün bunların yanında iklimi unutmamak gerekiyor. Ekvatora olan yakınlık, bitki türlerinin düzenli periyotlarla gelişmesini, yenilenmesini ve besin kaynaklarının istikrarlı seyrini sağlayan en önemli etken. Berekteli Hilal’de yaşayan nüfus, tarımla ilgilenerek yerleşik hayata geçme kararını en erken veren insan topluluklarını oluşturuyordu. Bu gün Avrupa, Bereketli Hilal’den göç eden gezgin çiftçilerin eseri olarak birçok alanda söz sahibi oluyor. Ülkeler En önemli hamleyi yapmadan önce Avrupa’nın startejilerini inceliyor.

“Avrasyalılar arasında, bütün dünyaya yayılanlar niçin Çinliler ya da başka topluluklar değil de Avrupalılardı?”

Eğer Avrupadan söz ediyorsak ve Bereketli Hilal’den Avrupaya giden gezgin çiftçileri de göz önünde bulunduruyorsak yukarda yer alan soruyu sormamız bizim yeni bilgilere ulaşmamızı sağlayacaktır. Neden Avrupa ama Çin değil? Bu sorunun yanıtı karmaşık gibi gözüksede aslında oldukça basit ve temel bir ilkeye dayanıyor. “Parçalanmışlık” ya da “Bütünlük”. Avrupa parçalanmış topluluklardan oluşuyordu.

Bu gün de zaten Avrupayı meydana getiren ülkeleri göz önünde bulundurursak eski bilgiyi yenilerle yorumlamamız güç değil. Avrupa’nın parçalanmışlığı, devletler arasında rekabetin oluşmasına neden oluyordu. Bu rekabette her zaman daha iyisini yapma isteğini doğuruyordu. Yani REKABET Avrupa’yı güçlendiriyordu. Oysa Çin’de birlik söz konusuydu.

Burada ne Avrupa ne de Çin “haydi parçalanalım ya da haydi birleşelim!” dememişti. TMÇ’yi okurken de göreceksiniz, yazar her zaman coğrafi etkenlerin insan topluluklarının yazgısını şekillendirmede önemli rol oynadığını belirten saptamalara yer veriyor. Bu da demek oluyor ki Avrupa ve Çin coğrafi nedenlerden dolayı birlik içinde ya da parçalanarak varlıklarını sürdürüyordu. Rekabet gibi bir faktörle gelişen Avrupa konusunda uyguladığı politika konusunda farklı bir yorum da yapabiliriz.

Rekabet her zaman yapıcı olmayabilir, yıkıcı da olabilir. Örneğin İkinci Dünyaz Savaşını düşünün…

Benim için ilginç olan bir saptamayı da belirtmek istiyorum. Yazar “Patates Savaşlarından” da söz ediyor. Okuyunca gülüyor insan, nasıl yani diyor?
1800’lerin başlarında Avrupalılar Yeni Zelanda’ya gitme kararı alıyorlar. Çünkü burada Polinezyalı çiftçiler ( Maoriler de denebilir) ve balıkçılar yaşıyorlardı, Avrupalılar da bu bölgeden faydalanmak istiyorlardı.

1800’lerde Yeni Zelanda’yı işgal eden Avrupalılar Maorilerin tüfekle tanışmasına vesile oldular. Ancak benim için işin en ilginç tarafı Maorilerin bu tanışmadan sonra segiledikleri davranış oldu. Maoriler tüfekle gelen üstünlüklerini, kendilerine rakip olarak gördükleri komşu kabilelerle hesaplaşmak eyleminde kullandılar. Avrupalılardan “patates”i de öğrenen Maoriler, bu yeni besin kaynağı sayesinde ailelerini arkalarında bırakıp gideibliyorlardı. Çünkü patates yeterince dayanıklı, çok ve doyurucuydu. Bunun sonucunda Maoriler bölgede tabiri yerindeyse yüzyıllardır “ gıcık” oldukları kabileleri tüfek ve patatesle talan ettiler.

Avrupalıların en büyük üstünlüklerinde biri de mikroplara karşı olan mücadeleye bütün topluluklardan önce başlamış olmalarıydı. Gittikleri yerlere mikroplarını da yanlarında götüren Avrupalılar aslında tüfek bile kullanmaya gerek kalmadan, bölgedeki insanlığın kökünü kurutabiliyorlardı.
TMÇ’den çıkarılabilecek güzel bir sonuç var aslında.

“Amacınız yaratıcılık ve rekabet yeteneğiyse, ne fazla birleşmişlik ne de fazla parçalanmışlık istersiniz”.
1997’de ilk kez basımı gerçekleşen bu kitap bu gün, Avrupa’da meydana gelen ekonomik krizin en önemli nedenlerinden birini oldukça sade bir dille farkında olmadan açıklıyor.

Kitabı bitirirken fark ettiğim bu saptama oldukça ilginçti. Birlik olmakla, parçalanmış olarak örgütlenmenin ülkelerin kaderlerini belirlediğini unutmamak gerekiyor. İnsanlığın yazgısı olarak değil ama ülkelerin kaderleri olarak düşünelim bunu. Yoğun bir “birliktelik” ya da fazla “parçalanmış” bir birliktelik her zaman zararlı sonuçlara yol açabiliyor. Bu gün Avrupa’da meydana gelen ekonomik kriz, yoğun bir birlikteliğin olumsuz sonuçlarından birini temsil ediyor.

Autarchy and Hitler

International trade is increasingly important to the United States and other nation’s of the world; the percentage of total output traded has increased since the Second World War. International trade has many benefits for consumers and for also producers. This kind of trade enables nations to specialize, increase productivity, and increase output available for consumption. When governments make some choices about their countries economic activities they can use different policies. I’m gonna write something about Autarchy.

Autarchy is an economic policy that have closed economy and not allow any external trade. So we can assume that this policy is against of the free trade agreements. In practice a policy of autachy may refer to attempt to reduce a country’s dependece on external trade. For example, imposing tariffs and quotes may restrict trade even if it can not be entirely abolished.

In history Hitler did the most controversial choices and applications. Hitler pursued a policy of autarchy. It was his ambition to make Germany self-sufficient. However, this policy of autarchy was dependent on his other policy of lebensraum, which involved increasing the size of Hermany with conquest. But in practice, Hitler never achieved autarchy and Germnay continue its dependency on external trade about oil-industry.

Siddhartha: Bir Arayışın Romanı

Arayışlarının peşine düşmek adına nelerden vazgeçebilirsin? Çeşitli ve zorlu düşünceleri benliğinle bütünleştirebilmek için her şeyi silip atabilir misin? Sürekli bir arayış içinde olmak, her seferinde yeni bir başlangıçla hayata devam etmekgibi cümleler zihninizde neler canlandırıyor, kulağınıza nasıl geliyor bilemem. Ancak Hermann Hesse Siddhartha isimli romanında bu cümleleri öyle etkileyici bir şekilde kulağıma fısıldadı ki, bazı olguları yeniden düşünmek bir yana Nobel Edebiyat Ödüllü bu kitabın içeriğinin peşine düşmeme bile neden oldu.

Nirvana’ya ulaşma yolunda yaşayan Siddhartha, Siddhartha’nın sadık dostu Govinda amaçları doğrultusunda çeşitli ideolojileri benimseyip hayatlarını bu yollarda şekillendirdiler. Ana karakter olan ve bir Hint destanının kahramanı olan Siddhartha, bu arayış yolunda Buddha’yla, Samanlıkla ve Gotama’nın felsefesiyle hayatının değişik dönemlerinde yaşadı.

Öncelikle ailesinin yanından ayrılan Siddhartha kendi benliğini bulmak ve aradığına ulaşabilmek için sefillik içerisinde ormanlarda yaşayan, dilencilikle karınlarını doyuranlardan oluşan Samanlık yapma kavramını yaşam biçimi olarak benimsedi. Uzun yıllar iç disiplinini geliştiren, oruç tutan, bekleyebilen ve dua edebilen Siddhartha bir süre sonra aradığının Samanlık olmadığını düşünüp, ormanlardan ayrılmayı seçti. Her daim onun yanında olan yegane arkadaşı Govinda da onu yalnız bırakmayarak aynı kararı verdi.

Ardından Buddha felsefesinin temsilcisi olan kişinin peşine düşen ikili uzun bir süre Buddha’nın izinde yaşayarak kendilerini yaşamdan soyutladılar. Bir türlü arayış isteği dinmeyen Siddhartha sonunda dünyevi zevklerin peşine düşmeye, bir de onları denemeye karar verip arkadaşı Govinda’nın yanından ayrıldı.

Ünlü bir yosma olan Kamala’yla karşılaşan Siddhartha onun yanında kalabilmek, onun kendisine öğretmenlik yapmasını sağlayabilmek için zengin olmanın yollarını aradı. Kamala ona bir soru yöneltmişti. Benim bu romanın sonunda aklımda yer eden kısımlardan birisi bu sorunun yanıtıdır.

Kamala: Siddhartha sen ne iş bilirsin? Uğraştığın, ustası olduğun bir konu var mı?
Siddhartha: Oruç tutabilirim, uzun süre bekleyebilirim, dua edebilirim ve birde düşünebilirim..

İç disiplinini uzun yıllar sıkıntı çekerek geliştiren Siddhartha aslında kaybetmeyi ya da kazanamamayı öğrenmemişti. Hiç kimse ona şunu başaramazsın da dememişti. Bu nedenle elindekilerle bir şeyler yapma yolunda azimle, inançla ilerleyebilirdi.

Okumayı ve yazmayı da bilen Siddhartha sırf bu özelliği nedeniyle Kamala’nın da aracılığıyla bir tüccarın yanında “öğrencilik” yapmaya başladı. Onun için herkes öğretmen, kendisi de her yerde öğrenciydi. Doymak bilmiyordu öğrenme isteği, sonu gelmiyordu arayışlarının..

Kumar, kadınlar, zengin sofralar ve bol para içerisinde geçen yılların sonunda Siddhartha yine aradığının bu hayat olduğunu düşünmüyordu. İçinde Kamala’nın yanına gelmeden önce hiç barındırmadığı, hiç tanımlayamadığı duygular şekilleniyordu artık; kıskançlık, hırs, nefret. Kaçıp gitti yine Siddhartha ve bir kayıkçının yanında, nehrin kenarında bir kulübede yaşamını sürdürdü.

“Om” sesi onun için her şeydi. Huzuru, kıskançlığı, hırsı, umudu, başarıyı, çalışkanlığı, tembelliği, kumarbazlığı, kadınları, erkekleri ve daha bir çok olguyu barındıran “om” aslında hayatın ta kendisiydi. Ve her günahsız aslında özünde günahkardı, kumarbazdı. Ve her kumarbaz da özünde günahsızdı, umutluydu, iyilikseverdi. Herkes içerisinde bütün kavramları taşıyordu ancak istediğini yeryüzüne çıkartıp güçlendiriyordu ve kendine katıyordu.

Bir disiplin vardı Siddhartha’da bir arayış vardı, doyumsuz bir arayış, sizi de aramaya iten bir davranış..

Oyuncular Değişiyor: Ekonomide 2012 !

Yatırım araçlarını, GSYH’leri, para fiyatlarını, iktidarlık sistemlerini alt üst eden bir yılın ardından bu günlerde, ekonomi alanında gelecek öngörüleri yapılması olası eylemlerden.

2012 yılında Libya, Moğolistan, Makau gibi ülkelerin ekonomileri grafiklerde yükselen değerlerin temsilcisi olacak. Arap baharından cesaret alan birçok toplumda meydana gelecek toplu değişimler ( bu değişimlerin en başta Hindistan’da gerçekleşeceğini düşünüyorum ) ekonomik yapıyı da sarsacağı için 2012 yılının yükselen ekonomilerine sahip olacak ülkelerin isimlerini duymamış olmak normal karşılanacak.

Nijerya, Katar, Özbekistan gibi ülkeler kalkınacaklar ve bu gün yerlebir olan Avrupa ekonomilerinin düzelme çabasından fırsat elde edebilecekler. The Economist dergisinin 2012 öngörülerine dayanarak yazdığım bu ülkelerin büyüyecek ekonomilerinin grafiksel tasvirini sayfamda görmeniz mümkün.

Euro krizinden kurtulmaya çalışacak olan Avrupa ülkelerinde köklü değişimlerin meydana gelebilecek olması belki de AB sempatizanlığının sorgulanmasına, duyguların değişmesine neden olabilecek.

Ancak duruma global açıdan bakarsak, ülkelerin bir kısmının uzun süre sahnede yer almış olması, sahne arkasındakilerin canını artık sıkıyordu. Oyuncuların yer değiştirme vakti çoktan geldi.

How does the foreign exchange market work?

Let’s look briefly at the market for dollars and yen. U.S. firms exporting goods to Japan wnat payment in dollars, not yen, but the Japanese importers of those U.S. possess yen, not dollars.

So the Japanese importers supply their yen in exchange for dollars in the foreign exchange market. At the same time, there are U.S. importers of Japanese goods who need to pay the Japanese exporters yen, not dollars.

These importers go to the foreign exchange market as demanders of yen. So there will be the market in which the “price” is in dollars and the “product” is yen!

Yeni Rekor!

Yeni yılda vatandaşlara moral vermek amacıyla yayımlandığını düşündüğüm bir haberin manşeti düşüncelerimi yeniden şekillendirdi.

Gelişmiş ülke statüsüne ulaşmak için ülkelerde cari açık seviyesi, teknolojik üstünlükler ve ne yazık ki kullanılan sömürgelerin sayısı baz alınabiliyor.Sömürgeleri olmamasına ve teknolojik üstünlükler açısından adını birinci sıralara yazdıramasada Türkiye geçtiğimiz yıl ihracatta rekor kırarak ekonomi notlarını düzeltmeye başladı!

Küresel krizin hakim olduğu şu yıllarda, AB’nin sonu meçhul olan ekonomisinden etkilenmeyen Türkiye %18.2 artışla ihracatta 134.6 milyar dolar seviyesine çıkarak kendi ihracat rekorunu kırdı. 2008 yılında küresel düzeyde meydana gelen ve Amerika’daki mortgage krizlerinden de etkilenen Türkiye daha önce elde ettiği 132 milyar dolarlık ihracat rekorunu bir adım ileri taşıyarak 134.6 milyar dolarlık yeni bir rekora imza attı.

Türkiye’nin cari açığın hala oldukça yüksek olduğu gerçeğinin yanında, TÜİK aracılığıyla elde edilen istatistiklere göre ekonomik açıdan ilerlemeler kaydeden ülke ilerleyen yıllarda ihracat seviyesini artırarak yeni rekorlara imza atabilecek gibi görünüyor. Ülkede Kasım ayında elde edilen verilere göre ihracat % 18,5 artarak 11,1 milyar dolar düzeyini görmüş ve ithalat da % 8,8 artarak 18,6 milyar dolar seviyesinde seyretmiştir (TÜİK).

En büyük ihracatın otomobil sektöründe gerçekleştirildiğini gösteren istatistikler, giyim eşyası ve aksesuraların, elektronik aygıt parçalarının ihracatta boy gösteren diğer ürünler arasında olduğunu da veriler aracılığıyla gözler önüne seriyor.

Ancak hala önemli olan ve yapılması gereken ihracatı ithalatın önüne geçirebilmek ve güçlü devletlerin toparlanması durumda da bu rekor düzeyi elde tutabilmektir.