Monthly Archives: March 2012

Mona Lisa

Yıllar önce Rahmi Koç müzesinde Leonardo Da Vinci’nin mühendislik harikası kabul edilen ve orijinal çizimlerinden inşa edilmiş makinelerin replikasından (birebir kopya) oluşan “Leonardo: Evrensel Deha” sergisini, 2006 yılında ziyaret etmiştim. Açıkcası bu “mühendislik harikası” makineleri ve çizimleri gördükten sonra “Leonardo, o muazzam Mona Lisa, Kayalıklar Bakiresi gibi resimlerden sonra bir de bu yönüyle mi tarihe kazınış?” demiştim.

Ölümünden yıllar sonra hala insanların zihninde merak duygusu uyandırabilen bir mühendis ve ressamdı Leonardo da Vinci. Ancak mühendislik yönü bir yana ressamlığıyla iligli yorum yapmak istiyorum. Ünlü Mona Lisa tablosunun gizemini duyduğumda hemen resme bakmıştım ve Mona Lisa’nın dudaklarını dikkatle incelemiştim. Ağzının bir tarafı gülerken öbür tarafı somurtuyor muydu? Gözlerinin birinden yaş gelirken digger gözü gülümsercesine kısılmış mıydı sanki? Bu gizemi yorumlayanların görüşleri zihninizi allak bullak ediyorsa size, Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” isimli, kitabından akataracağım şu ilginç bilgiyi okumanızı tavsiye ediyorum.

Ünlü Mona Lisa tablosunun ilginç yönünü tablonun boyutunu görüdükten sonra algılamaya başlayabilirsiniz. Mona Lisa yalnızca 78 santimetre 53 santim ebatında bir tablo.. Yani Paris’de bulunan Louvre müzesinin hediyelik eşya satan dükkanına gittiğinizde edinebileceğiniz Mona Lisa tabloları gerçeğinden bile büyük!

Mona Lisa’nın boyutundan öte bir de korunma maceraları var. Bulunduğu yerlerden birçok kez çalınan bu eşsiz tablo, turist akınına uğrayan Louvre müzesinden de iki kez çalınmış. Hatta çalınan tabloyu benimseyen Paris halkı günlerce sokaklarda acı çekmişler ve çalanlara adeta tabloyu geri getirmeleri için yalvarmışlar.

Öncelikle Mona Lisa’nın dünyadaki en ünlü tablo olarak ün kazanmış olmasının muammalı gülümseyişiyle ilgisi olmadığını belirtmek istiyorum. Sana tarihçileri ve komplo meraklıları tarafından Mona Lisa hakkında yapılan gizemli yorumlarla da ilgisi yoktur. Mona Lisa’nın bu kadar ünlü olmasının nedeni oldukça basittir. Leonardo da Vinci, onu en büyük başarısı olduğunu söylerken, tabloyu gittiği her yere taşırdı. Bunu yapmasının nedeni sorulduğunda da dişi güzelliğinin en yüce ifadesinden ayrılmanın ona zor geldiğini belirterek yanıt verirdi.

Ayrıca Da Vinci bir homoseksüeldi ve Mona Lisa’nın ününün de aslında tam da bu noktadan geldiği söyleniyor. Mona Lisa tablosuna bakarsanız göreceğiniz değişik gölgelendirme darbeleri resmin kadın ve erkek cinsinin surat özelliklerini barındırdığını farkedeceksiniz. Aslında Da Vinci bu resimde erkekle dişi arasındaki dengeyi vurgulamaya çalışıyor.

Hedging

Hedging refers to the avoidance of a foreign exchange risk, or the covering of an open position. For example, the importer could borrow $100,000 at the present spot rate of SP=$2/£1 and leave this sum on deposit in a bank (to earn interest) for three months, when payment is due.

By so doing, the importer avoids the risk that spor rate in three months will be higher than today’s spot rate and that he or she would have to pay more than $200,000 for the imports. The cost of insuring against the foreign exchange risk in this way is the positive difference between the interest rate the importer has to pay on the loan of £100,000 and the lower interest rate he or she earns on the deposit of £100,000.

Similarly, the exporter could borrow £100,000 today, exchange this sum for £200,000 at today’s spor rate SR=$2/£1 , and deposit the $200,000 in a bank to earn interest. After three months , the exporter would repay the loan of £100,000 with the payment of £100,000 he or she receives.
The cost of avoiding the foreign exchange risk in this manner is, once again, equal to the positive difference between the borrowing and deposit rates of interest.

Globalleşmek & Ötekileştirmek

Globalleşmeyle birlikte diye başlayan cümlelerin devamı beni her zaman korkutmuştur. Korkumun nedeni ya tanımadığım, hiç bilmediğim coğrafyalardan sorumlu olabilme olasılığımdır ya da bu kavramı benim algıladığım biçimde algılamayan bir yazarın cümlelerini okuyarak zaman kaybedecek olmamdır. Globalleşme kavramını sosyal konulara, teknolojiye veya ekonomi alanına uyarlayarak yorumlayabilirsiniz. Yorumlarınızı yaparken kesinlikle “onlar” değil “bizler” kelimesini kullanmalısınız.

Aksi takdirde “biz ve onlar” ayrımının temellerini atmış olursunuz ve bu durum ülkenizi yerle bir edecek çekiç darbesinin ilk vuruşunu temsil edecektir. Ötekileştirmenin bedelini globalleştiğini “zanneden” dünya er ya da geç ödemek zorunda kalacaktır.

Ötekileştirme kavramını global boyuttan değil de yerel çerçeveden bakarak yorumlamak istiyorum. Çok uluslu toplumlarda genel olarak tek tip insan ırkının varlığı söz konusu değildir. Göçlerle gelen değişik kimliklere sahip olan insanlardan tutun da savaş sonucu topraklarının yeni sahiplerinden dolayı “turist” muamelesi görenler o ulusun renklerini oluştururlar. Mevcut yönetim bu durum karşısında sergilediği tutum ile aslında profesyonellik düzeyini gözler önüne serebilmektedir.

Çeşitli renkleri kullanarak oldukça farklı tablolar yapabilen yetenekler bu renkleri karıştırarak mevcut olmayan tonların da temelini atabilmektedirler. Söz konusu olan yetenekler tahmin edebileceğiniz gibi yönetimleri sembolize etmektedirler. Peki “bizler” kavramını halkının zihnine kazıyamayan yönetimler bu büyük hatayı nasıl yapıyorlar? Böyle bir durumda küçük yaştan itibaren halkının zihin mekanizmasında hakimiyet kurma tekniği devreye girebiliyor. Hakimiyet kurulması televizyon, gazeteler ve tabiki eğitim sisteminde uygulanan politikalarla gerçekleşen bir eylem oluyor. Eğitim sisteminiz bireyi öteki yapmanız için ideal bir alan. Bilgiyle doldurulacak beyinlere atacağınız o ilk fırça darbeleri tek bir renkten ibaret olduğunda renksiz, ahenksiz ve kısır bir bakış açısına sahip halklar ortaya çıkarıyor. Eğer amaç evrensel olmaksa “Dünya eğitim sistemine” adapte olmuş bir yönetim, halk ve bu hakimiyeti en sağlıklı biçimde sürdürebilecek, yenileyebilecek bireylere ihtiyacınız olacaktır.

Eğer globalleşmek kaçınılmaz bir sonsa bu tablo karşısında öncelikle ekonominizi ya da sosyal ortamınızı değiştirmeniz sağlam olmayan temellere sahip bir bina inşa etmenizden farksız olmayacaktır. Çünkü eğer bireylerse her türlü etkinliği gerçekleştiren, onların bakış açıları ve olayları yorumlama biçimleri ne kadar geniş çerçeveli olursa global anlamda sağlıklı kararlar alabilme yetkinlikleri bir o kadar da güçlü olacaktır.

Yerel değerleri globalleşmenin getireceği bir kaç kuruş için bırakalım mı o zaman diyorsanız, ben yerel olmaktan yanayım. Ancak bu demek olmuyor ki globalleşmeyi seçtik o zaman yerel tüm değerlerimizi bir kenara atalım. Zaten yönetimin ustalığı, profesyonelliği tam da bu noktada devreye girecektir. Siz yereli çekici, globalleşmeyi de cazip göstrebiliyorsanız zaten olayın kilit noktasını başarıyla çözmüşsünüz demektir.

Ötekileştirmenin maliyeti, globalleşmenin getirisi ve yerel değerleri geliştirmenin becerisi üzerinde düşünmek gerekiyor…

Not: Globalleşmeye direnen oluşumlar sırf dirençlerini güçlendirmek için belki de ötekileştirme stratejisini kullanmayı seçiyorlardır..

Eğer Ortak Bir Para Birimi Olsaydı..

Avrupa Birliği’nin oluşturumasındaki temel amaçlardan birisi söz konusu coğrafyada ticaret hacminin artırılmasıydı. Bu amaç doğrultusunda AB ülkeleri ( İngiltere & Danimarka dışında ) ”tek bir para birimi” kullanmaya karar verdi. Kullanılacak olan bu para birimine “Euro” ismi verildi.

Peki neden tek bir para birimi seçildi ? AB ülkelerinin “Euro” para birimini kullanmasındaki temel etken ilk başta ticari akışı hızlandırmaktı.

Ortak olan para birimleri sayesinde iki ülke arasında gerçekleşen ürün ve hizmet alım satımı oldukça hızlı bir biçimde sonlandırılabiliyor. Ayrıca Euro kullanan ülkeler, farklı para birimlerine sahip olsalardı ticari etkileşim sırasında para değişiminden de öte değişen kurlar sebebiyle karlılık ve hız açısından zorluklar yaşayacaklardı.

Euro bölgesinin bu gün içinde bulunduğu olumsuz durumu bir süreliğine göz ardı etmek istiyorum. Yunanistan, İtalya ve İspanya’da meydana gelen olumsuz durumları bir kenara bırakırsak “para birimi ortaklığı” yapan bu ülkeler aslında ekonomik açıdan oldukça faydalı bir yol seçmişdi. Öyleyse bu girişim neden yalnızca Avrupa Birliği ülkeleriyle sınırlı kalıyor diye bir soru geliyor aklıma. Eğer ortak para birimi ticari ilişkileri kolaylaştırıyorsa, daha faydalı boyutlara taşıyabiliyorsa ve ticaret hız kazanabiliyorsa niçin tüm Dünya tek bir para birimi etrafında şekillenmiyor?

Her yıl Çin ve ABD’den yapılan milyarlarca dolarlık ithalat & ihracat ürünlerini bir düşünün. Türkiye Çin’den her yıl milyonlarca ürün ithal ediyor. Bu ürünlerin ödeme şekli kur farklarından dolayı ya Türkiye ekonomisine zarar verebilecek düzeylere ulaşıyor ya da Çin bu durumdan karlı çıkamıyor. Ancak tek bir para biriminin varlığı söz konusu olsaydı iki ülke arasındaki ticari ilişkiler hem hız kazanır hem de kaybedilen para miktarı oldukça az olurdu.

Komisyon ödemenin söz konusu bile olmayacağı tek para birimini içeren system insanların globalleşmeyle birlikte istedikleri ülkede çalışmalarına olanak da sağlayabilirdi. Bu gün Türk vatandaşları bir Türk Lirası’nın bir İngiliz Sterlin’ine denk olmadığı gerçeğini bilerek de olsa yurt dışında çalışmak için çaba gösteriyor. Eş olmayan para birimleri nedeniyle de düzen kurulmak istenen ülkede maddi sıkıntı çekiliyor.

Para biriminin tek olmasının yararlarının yanında olumsuz etkilerinin de olması kaçınılmaz bir durum. Yalnızca tek birim para birimi olduğunda ne olabilir derseniz güncel bir örnek olan AB & üyesi Yunanistan’ın yaşadığı olumsuz tabloyu gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Euro para birimini kullanan Yunanistan’ın ekonomisindeki olumsuzluklar aynı para birimine sahip olan üye devletleri de zor duruma soktu. Yani eğer tüm Dünya’da tek bir para birimi kullanılsaydı, diğer devletlerin benimsediği başarısız ekonomi politikaları, tüm Dünya’da olumsuz sonuçlara yol açabilirdi.

Faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte Merkez Bankası para arzını artırarak bu oranları düşürebiliyor. Ancak tek para biriminin varlığı bu tür kuruluşların varlığını anlamsız kılacağından meydana gelebilecek ekonomik bozuklukları çıkmaza sokabilirdi.

Bu konuya kültürel açıdan da bakarak yazımı sonlandırmak istiyorum. Tarih boyunca belirli bir toprak parçası üzerinde hakimiyet kuran padişahlar, krallar bölgedeki egemenliklerini resmileştirmek, bağımsızlıklarını pekiştirmek ve güçlerini göstermek için para bastırıyorlardı. Hatta bu günlerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendine özgü para birimi sembölü yaratarak farkını ortaya koyma çabasında. Öyleyse tek bir para birimi “globalleşme” amacıyla yapılırken, egemenlik ve bağımsızlık gösterisinin de sonunu getirebilirdi.

ABD’nin gerçekleştirdiği ihracat & ithalat verilerine aşağıdaki tablodan ulaşabilirsiniz. Bu oranların Dolar yerine tek bir para birimi üzerinden yapıldığında ne gibi getirileri olabileceğini düşünmekte fayda var..

Sen & Yaşamdaşların

“İşinle özdeşleşirsen kırılgan olursun…”

“Bağlılıktan daha çok bilinçsizlik var…”

“Gözünü kapattığın zaman yalnızca o şeyle ilgilenirsin…”

“Hayatta sahaya bilerek çıkarsan kazanırsın…”

“Kendini, çevreni, yaşamdaşlarını, hepsini tanımalısın…”

“Ben neden bütün bunların içerisinden geçiyorum? Bilmiyorsan çok kötü…”


Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin ne kadar farkındayız? Bu eylemlerin ne kadarını isteyerek, bilerek yapıyoruz? Harcanan zamanın geri gelmeyeceğini, deneme-yanılma yapılamayacak kıymetli yılların varlığını ne zaman anlayacağız?

Yukarıda yer alan cümleler son derece aydınlatıcı, öğretici iki saatten kalan artıklar diyebilirim. Varlığını sorgulamak, amaçsızca yaşayanlardan farklı olmak, okunan ve yazılan onca makaleden sonra ben neden zamanımı bunlara harcıyorum ki sorusuna yanıt verebilmek kolay gibi görünse bile aslında oldukça derin cevapları, açıklamaları doğurur.

Seminerlerde, konferanslarda bolca duyduğumuz bir cümle vardır : Sevdiğiniz işi yapın!

Konuşmacının sarfettiği bu cümle dinleyiciyi düşünceler diyarına sokar. Ben aslında bu işte mutlu muyum diye başlayan sorular, salonu terk edene dek yaşanan iç çatışmalar günün sonunda, konferansta edinilen bilgilerin unutulduğu dakikaların özeti gibidir. Tutulan notlar, sayfalar dolusu bir yığın ! Ancak notları bir süre sonra elinize aldığınızda takınılan tavır orada geçirilen zamana saygısızlık..

Fütürizm Okulu konuklarından Ersin Pamuksüzer sevdiği işi yapanların kendini tamamen o işe odaklamasının yanlış olduğunu belirtmişti. Bu görüşünü de “İşinle özdeşleşirsen, kırılgan olursun!” teziyle desteklemişti. Bu cümleden sonra durup düşünmek gerekiyordu.. Hani mutlu olduğumuz işi yaparsak hayatımız boyunca bir gün bile çalışmış sayılmazdık?

Hani zevkle yapılan her iş sonunda muhteşem başarılar getirirdi? Kandırıldık mı? Hayır.. Kandırılmadık ancak eksik bilgilendirildik. İşine aşkla bağlı bir mimarsanız sabah akşam yaptığınız çizimler uykusuz gecelerinizi & stres dolu aylarınızı umursamamanızı sağlayacaktır elbet. Ancak aylarca bir projeye verilen emeğin sonucunda alacağınız olumsuz eleştirileri nasıl değerlendirirdiniz?

Ersin beyin tam olarak anlatmak istediği bir mimarın sevdiği işi yapıyor olmasının yalnışlığı değil, o işe duyduğu tutku nedeniyle kendini başka alanlara yönlendirmemiş olmasından kaynaklanan yalnızlığın doğuracağı sonuçların olumsuzluğuydu. Yani evet, sevdiğin işi yapmalısın ancak bu işi yaparken körkütük o işe bağlanmamalısın. Zira böyle bir durumda olası kötü sonuçlar kişide yıkıcı bir etki yaratabilir.

Eğer yüzeysel yaşayan insanlardansanız “diğerlerinin” ihtiyaçlarına çok kolay alet olabilirsiniz. Yüzeysellikten kasıt, ne istediğini bilmeyen insan tipinin oradan oraya savrulurken aslında hiçbir alanda birinci sınıf yeteneğe yakın özellikleri barındıramaması durumudur. Biraz ondan, biraz da bundan birşeyler bilmeliyim derseniz yüzeyselliğin dibinde gezinen “doğup, büyüyen ve ardından ölen” sıradan insanlardan bir farkınız kalmaz. Ersin Pamuksüzer bu tip insanlar için “yüzeysel kişilerin bağlılık göstermekten ziyade daha çok bilinçsizlik özelliği sergilediğini” belirtmişti.

Ben bu noktada en azından her yaştaki insan için bu saptamayı doğru bulmuyorum. Gençlerin biraz “yüzeysel” olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü denizin yüzeyinde gezinen balıklar derinlikleri gözleme fırsatını yakalarlar. Denizin dibini izleyerek uzun mesafeler katedebilen balıklar kendi dişlerine uygun avı bulduklarında suyu derinliklerine saplanıp ortadan kaybolurlar. Gençlerin de belirli bir süre yüzeysel kalıp keşif yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Bence bu keşiflerin sonunda gençlerin “işte bu tam benlik!” dedikleri noktada denizin derinliklerine dalmaları en sağlıklı eylem olacaktır.

“Gözünü kapattığın zaman yalnızca o şeyle ilgilenirsin…”

Ersin Pamuksüzer bize beslenme üzerine uzun uzun bilgiler verdi. Hatta konuşmasına başlamadan önce Sizler, besleniyor musunuz yoksa tıkınıyor musunuz? “diye oldukça çarğıcı bir soru yöneltti. Gözlerini kapattığında ağzına aldığın lokmanın tadını almanın, gözlerin açıkken aldığın tattan çok dah adeğişik bir duygu olduğunu belirten Ersin bey bu durumu yaşam için de yorumladı. Yaşamın temelinde kendini tanıyabilmek varsa ne yapmalı? Eğer bir lokmayı hissedebilmek için gözlerimizi kapatmamız yetiyorsa kendimizi hissedebilmemiz için de yapmamız gereken oldukça basit bir eylem: gözlerimizi kapatıp kendimizi hissetmeye çalışmak!

Bu konuda “vipasana eğitiminden” de söz eden Ersin Pamuksüzer yaşama ve bireyin kendisine anlam katabilmesi, kendini tanıyabilmesi için yapması gerekenlerden söz etti.

“Eğer hayatta sahaya bilerek çıkarsan, KAZANIRSIN!”

Eğer oyunu bilerek oynarsan az ağlarsın, az üzülürsün, dah aaz acı çekersin.Bu nedenle eğer bir işe girişiyorsanız yapmanız gereken o alanda yüzeysel değil, derin olabilmektir! Yaşam denizinde her noktada batıp çıkmak ve yem olma tehlikesiyle karşılaşmamak için spesifik bir noktaya dalış yapabilmek sizin kazanan isimler listesine girmenize olanak verecektir! Daha az üzüntü, daha çok haz için sahaya bilerek çıkmalıyız!

“Kendini, ÇEVRENİ, YAŞAMDAŞLARINI TANIMALISIN!”

Çoğunlukla kitaplar, televizyon programları, dergiler ve ünlü düşünürler “kendini tanı. Bu her şeyi yapabilmen için yeterli olacaktır..” derler. Ancak bulunduğu ortama ayak uyguramayan ama kendini ezberlemiş olan birisi ne gibi başarılara imza atabilir ki? Bu konu hakkında bir örnek vermek istiyorum. Türkiye’de izlenen televizyon programları içerisinde en çok izlenenler listesinde hangi programlar vardır sizce?

Haber programları ? Belgeseller? Diziler? Yarışma programları? Eğer yalnızca İstanbul’un belirli bir zümresine hitap eden bir program yapacaksanız belgesel programları yayınlamanız kanalınız için oldukça karlı olacaktır.

Ancak hedef kitleniz İstanbul’sa haber programlarına ağırlık vermeniz yine size kar getirisi sağlayabilir. Ancak bir kanal sahibiyseniz ve ulusal yayın yapıyorsanız İstanbul’dan Kars’a kadar her kesime hitap eden bir program yayınlarsanız kar edebilirsiniz. Bu da demek oluyor ki öncelikle kendinizi tanımalısınız: Ben ne yaratabilirim? Çevrenizi tanımalısınız: Türkiye’de neler var? Sonra yaşamdaşlarınızı tanımalısınız: Türk insanının çoğunluğu ne seyreder ki?

Sorgulamak, dayatılan bilgilerle yetinmemek kişiyi bulunduğu yerden çok daha yüksek noktalara taşımak için yeterli koşulların başında gelmektedir. Ben Ersin Pamuksüzer’i dinledikten sonra aklımda yer etmiş olan tabu niteliğindeki cümlelere yeni yorumlar katabildim.. Dilerim bir kaç cümleden oluşan yorumlarım size de birşeyler katabilmiştir.

Bilgi Savaşları

Bulut bilişim (Cloud computing) şu sıralar duymaya alışık olduğumuz kavramların başında geliyor. “Sonsuz bilgi kaynağımız” olan internet aracılığıyla milyarlarca bilgiye ulaşabilen teknoloji çağı insanları elektrik,su gibi nereden geldiği tam olarak bilinmeyen bilgilerle yaşamlarını “bilgiye daha hızlı erişme” sloganıyla sürdürüyorlar.

Peki nedir bu bulut bilişim?

Temel olarak bir uygulamanın internet üzerinden, kendi bilgisayarınıza herhangi bir kurulum gerektirmeden ve dilediğiniz yerden birçok kullanıcı ile aynı anda çalışabilmesi demektir.Bulut bilişim alt yapısı üzerinde çalışan çeşitli yazılımların sunucu, bellek ve bilişim ağından bağımsız olarak standartlara uygunluğu ve kullanıcı bazında ölçülebilirliği ön plana çıkarmaktadır.

Benim bu tanımlamalarda özellikle ilgimi çeken nokta “nereden geldiği aynı elektrik ve su gibi belli olmayan ancak yine de kullanımında bu etkenin öneminin olmaması” durumu oldu. Elektrik ve su gibi günlük yaşamın vazgeçilmezi olan kavramları artık her ülke bağımsız olarak sağlayabiliyor.

Ancak bu tarz kaynakların yanında “enerji” sektöründe, doğal gazda dışa bağımlı olan birçok ülke var. Diplomatik ilişkileri göz önünde bulundurursak, Rusya-Türkiye ilişkileri gibi, olası anlaşmazlıklar sonucunda ülkeler birbirlerine enerji sağlamayı durdurabilirler. Böyle bir durumda bağımlı olan ülke zor durumda kalacaktır. Peki bunun bulut bilişimle ne ilgisi var?

Her geçen gün hızla değişen ve gelişen bilgisayar teknolojileri, internet erişimi, politik ilişkiler, Dünya düzeni tarih boyunca toplumlar arasında yaşanan çekişmelerin de “değişebileceğinin” sinyallerini veriyor. Yavaş yavaş bilgi toplumları oluşmaya başlıyor ve bence hızla gelişen teknoloji gibi bilgi toplumlarının sayısı da yirmi yıl içerisinde inanılmaz düzeylere ulaşacak. Bilgi toplumlarında bilgi sağlayıcı, bilginin kaynağı şüphesiz ki internet, dolayısıyla sosyal mecralar (facebook,bloglar,twitter,google,yahoo..) olacak.

Bulut bilişim gibi yeniliklere ilk başta “HARİKA!” demeden önce durup düşünmek ve bu gelişmelerden doğacak sonuçları, geleceği baz alarak düşünmek gerekiyor. Bulut bilişim sağlayıcıları aynı elektrik,su gibi belirsiz kanallardan geliyor olsa da doğal gaz gibi bilinen kaynaklardan gelen enerjilerin kesilme olasılığı akla “acaba bulut bilişimde de böyle bir durum gerçekleşebilir mi?” sorusunu getiriyor. Yani bu gün işinizi kolaylaştıran, araştırmalarınızın hızlanmasını sağlayan, ulaşmanız gereken uygulamalarla aranızdaki maliyet ve erişim engelini kaldıran bulut bilişim ya ilerde “bilgi savaşarına” yol açarsa?

Bombaların, silahların, kanlı sıcak savaşların yerini teknoloji temelli savaşların aldığı günümüzde bilgi savaşlarından bahsetmek, bu konuda düşünmek bence oldukça önemli. Bilgi rezervinizin nerede olduğunu saptayıp, onu koruyup kollamak hepimizin sorumluluğudur.

Gelecek, teknolojinin bizleri güleryüzlü selamlamasının ardından içeri girdiğimizde sergilenen tavrın masumiyeti baz alınarak olumlu ya da olumsuz tecrübeler getirecek.