HARVARD BUSİNESS SCHOOL’DA SİZE NE ÖĞRETİRLER?

Sahip olduklarıyla yetinmeyip daima daha fazlasını isteyen , daha iyi olmaya çalışan , daha başarılı olmayı hedefleyen insanlar vardır. Bu özellikteki kişiler çevrelerine genellikle sürüden daha değişik bir enerji yayarlar. Çoğunlukla hırslı olan bu tip insanların hedefleri daima bir öncekinden daha yüksekte ve ulaşılması bir o kadar da güç seviyede olur.Motivasyon ya da etiket uğruna binbir çabayla girilen ünlü okullar da bu tip insanların tatmin mekanlarıdır.

Ancak kimisi de vardır ki Philip Delves Broughton gibi , kendisine yeni bir kariyer macerası oluşturmak adına, o güne dek edindiği tecrübeler sonucunda şu “hırslı insanların” gözlerini diktikleri okullardan birine kabul edilebilir. Yalnızca hayallerine ya da daha derin analizlere kavuşmak adına..
“Harvard Business School’da Size Ne Öğretirler?” adlı kitabın yazarı olan Philip Delves Broughton’un Harvard anılarından ve değerlendirmelerinden oluşan bu kitapta idealleri olan gençlere veya finans-ekonomi alanında kendilerini geliştirmek isteyen kişilere ulaşması gereken mesajlar var.

Eğer bir şeyler yaratıp dünyaya “bende yaşıyorum!” demek istiyorsanız veya araştırma yapmaktan,öğrenmekten zevk alanlardansanız aldığınız eğitim sizi tatmin etmeyebilir. Kitaptan edindiğim bilgilere dayanarak , bahsettiğim tarzdaki kişilerin aradığı okul standardı Harvard olacaktır. Hatta “ben bu kadar sıkısını da istemiyordum aslında” dedirtecek okul da harvard’dır.

Kitap size bankalar ve finans konusunda bilgiler verirken , ekonomistin düşünme tarzını da biraz olsun kavramanızı sağlayacaktır.Kitabı okurken aldığım bazı notları aktarmak istiyorum şimdi sizlere. Bankaları ve onların kredi verme mantığını ele alalım. Günümüz koşullarında kredi almak artık oldukça kolayken , müşteriden istenen bazı belgeler vardır.

İkametkah , tapular ve devlet güvenceleri vs.. Bankalar sizin kredi karnenize bakar ve nasıl bir kullanıcı olduğunuzu anlamaya çalışırlar. Paranızı zamanında ödüyor musunuz?Geliriniz, alıdığınız krediyi bankaya ödemeniz için yeterli seviyede mi?Borcunuzu ödemediğiniz takdirde banka bu durumdan kendini nasıl kurtaracak ve parasını geri alabilecek Bankalar müşteriyi bu sorularla birlikte değerlendiri ve kredi vermeyi ya kabul ederler ya da reddederler.

Ancak şöyle ilginç bir kredi vermeme gerekçesi de mevcut. Bankalar reklam ajanslarına,hukuk bürolarına ya da mimarlık ajanslarına kredi vermek konusunda isteksizdirler.Çünkü bu tip müesseseler İNSANla çalışırlar ve insanlar her an kalkıp gidebilirler.Bu demek oluyor ki banka kendini sağlama alıp müesseseleri hizmet ya da üretim donanımına,materyallerine göre değerlendiriyorlar. Paranızın miltarı elemanlarınızın varlığını ve kafa yapısını gölgeleyemiyor.Kredi karneniz ne kadar pürüzsüz olursa olsun , elemanlarınızın çekip gitme ihtimali de bankaların size kredi vermeme sebepleri arasında yer alabiliyor.Kredi konusunda bankaların oldukça sıkı müşteri analizi yapması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü krediler bankaların varlıklarıdır ve müşterileri için tuttukları para da borçlarıdır.Varlığın emanet edildiği kişinin seçimi titizlikle yapılmalıdır.Bu durum hem bankaların para hareketlerini sağlamlaştırır, insanları da kredi borçlarını karşılayamama durumundan kurtarır.Sıkı müşteri analizi şart gibi.

Kitabı okurken Philip Delves Broughton sayfalarca muhasebe dersini anlatmıştı.Harvard’daki bir Riedl soy adlıakademisyene göre “Muhasebe, bir şirketin hikayesini rakamlar aracılığıyla anlatılması”ydı.Derslerde kiralamaya karşı sahip olmanın muhasebe açısından faydalarından bahsediliyordu. Çünkü bir şeye sahip olunduğunda aktif hanenize eklenen yeni rakamlar finansal açıdan daha sağlam adımlar atmanıza yardımcı olabilir.

Ayrıca derslerde eşsiz ve motivasyon veren cümleler de sarf ediliyordu. “Fark yaratmak ve kendi isteklerini dayatmak arasında ince bir çizgi var” cümlesi gibi..
Hani okullarda herkesin tecrübe edindiği bazı testler uygulanır.Motivasyonunuz ne düzeyde? Kişiliğiniz hangi mesleğe yatkın? Stres altında çalışmak için ideal kişi misiniz? Bu tarz sorulara yanıt bulunacağı düşüncesiyle saatlerce doldurduğumuz ve sonuçları aldığımızda yalnızca bir göz gezdirip bir kenara bıraktığımız testler vardır.

Harvard Business School’a kabul edilme şartları arasında çözülmesi ve sonuçlaırnın okula teslim edilmesi gereken bazı testler vardı.”Bu testlerin insan karakterinin zengin dokusunu alıp steril bir harf grubuna indirdiğini düşündüm” diyordu yazar. Ben daha acımasız bir değerlendirme yaparak bu testlerin tamamen zaman kaybı olduğunu düşündüğümü söylemeliyim.İnsanların zayıf yönleri , karakterlerinde gizledikleri “kahramanları” bir türlü dışarı çıkaramamalarından yakınıyor olmalarıdır.

Ama çoğumuzun kabullenmediği ve bu gerçeği hiç bir test sonucundan asla öğrenemeyeceğimiz bir gerçek var. O gerçek “ bazılarımız sıradan insanlarız ve oldukça az sayıda kişinin içerisinde gizlenmiş bir kahraman var.Ve eğer o kahraman ortaya çıkmak istiyorsa zaten test sonuçlarına ihtiyaç duymadan karşımıza çıkar”dı.Yazarın bahsettiği bir test ilgimi çekmedi değil aslında.

My Reflected Best Self yani Yansıtılmış En İyi Ben testi. Bu test diğer testlerden, bireylerin güçlü yönlerini yapıcı şekilde desteklerdiklerinde hangi temel birleşenlerle karşılaştıklarına dair anlayışa açıkça odaklanmasıyla ayrılır.Yani güçlü yönlerimize verdiğimiz ayrıcalıklar sonucunda nelerle kaşrılaşacağız bu test bize bunu gösteriyor.

Toyota’nın ne kadar sistemli ve insancıl bir şirket olduğunu da bu kitap sayesinde öğrendim.Örneğin Toyota işçilerine JİDOKA isminde bir yöntem uyguluyordu.Bu yöntemin amacı her türlü sorunu anında belirginleştirip çözmek için üretimi durdurmaktı. Çalışanlardan biri iş esnasında ters giden bir şeyler olduğunu düşündüğünüde çalışma standının üzerinde bulunan kolu çekebiliyor ve sorumlu kişilerin çalışanın yanına gelip hemen sorunu çözmeye çalışıyordu. Toyota Üretim Sistemi’nde sadece ve sadece ihtiyaç duyulanı , ihtiyaç duyulduğunda üretme yöntemi olan Tam Zamanında Üretim özelliği vardı.
Her yöneticinin amacı kalıcı bir rekabet avantajı yakalamaktır.

Her yatırımcının hayali ise , bunu başarabilecek şirketler bulmaktır.Peki düşünelim,böyle bir şirket günümüzde var mı? Evet var ve benim aklıma ilk olarak Apple geliyor. Apple’ın pazarlama stratejisi ve büyüme adımları öyle sistematik ki , piyasaya yeni giren her yatırımcının,girişimcinin bu yolu kendine örnek alması şart gibi.Steve Jobs’un Apple’ın CEOluğunu bırakması şu günlerdi oldukça sarsıcı bir haber olarak gazeteleri meşgul etmekte. Talihsiz bir duruma maruz kalan Steve Jobs birçok girişimciye “bu piyasada nasıl iz bırakılır?” sorusunun yanıtını öğretircesine yıllarca şirketini büyüttü.

Hatta öyle ilginç bir hikayesi vardı ki , okuyunca insanoğlunun neler başarabileceğine tanık olabiliyoruz hala.Apple’ın oldukça sistematik bir pazarlama stratejisi vardı. Bu şirketin ürünlerinden birini aldığınızda otomatikman başka bir ürününe ya da yazılımına da ihtiyaç duyuyordunuz. İpod alanların İtunes kullanması gerekiyordu.İpad alanalrın İpad 2 çıkınca onu da satın almak için içleri gidiyordu.

Pazara girmeye yeltenen rakip cihaz üreticileri,rekabetin yalnızca ürün kalitesi üzerinden yürümediğini, Apple’ın yaratmış olduğu tüm ekosistemi de hesaba katmak zorunda kalıyorlardı.Evet Apple için doğru kelimeler “onun bir ekosistem yaratmış” olmasıydı.

Harvard Business School’da Size Ne Öğretirler? Adlı kitapta yukarda yer alan bütün bilgilerin çok daha derinini çok daha aydınlatıcı bölümlerini bulacağınızın garantisini verebilirim. Gerçekten aklıma geldi de, bir insanın anıları başka bir kimseye nasıl olur da bu kadar çok bilgi katabiliyor?