May 21

Avrupa, Avrupa?

Çeşitli kereler karşı karşıya kaldığım bir durumdan sö etmek istiyorum ben bu kez. Avrupa’dan gelen kimselerle yurttan Avrupa’ya giden kimseler konusunda. Bir eziklik olarka mı adlandırsak yoksa bir hayranlık mı bilemem ancak kimi zaman ülkeye elen her Avrupa vatandaşını göklere çıkartmak, ülkeden gidip Avrupa’da düzen oturtan her arkadaşı, kardeşi, aile ferdini, akrabayı gözümüzde galaksi gibi büyütmek gibi bir alışkalık yok mu?

Çeyrek asırlık olmamış bir organizmadan bir düşünce paylaşmak isterim ki, kendi ülkesinde beş para etmeyen Avrupa’da bir cent etmiyor. 5’den 1’e düşüş kur farkı etkisi değildir, huy farkı etkisidir yalnız.

Avrupa’dan gelen kişileri göklere çıkartmak, burada en küçük gördüğümüz kimseyi yeşil/mavi göze bürüyüp, saçlarına renk verip adam yerine koymayı gerektiredebiliyor bazen.
Mantıklı olmalı, her zaman coğrafyaya ve kültüre takılmamalı, önemli olan ülkenin gelişmişlik indeksi değil, sizin beyninizin coğrafyadan bağımsız erişmişlik indeksidir.

Apr 23

Zor Zamanlarda İktisat IV: Avrupa, Kasvetli Bir Ekonomi

Bu yazımda 2010 yılında ekonomi bölümü öğrencisi olarak lisans öğrenimine başladığım Kadir Has Üniversitesi’nin ev sahipliğini yaptığı “Zor Zamanlarda İktisat” sempozyumundan söz edeceğim. Bu yıl IV.sü düzenlenen bu etkinlikte manşet olarak “Avrupa, Kasvetli Bir Ekonomi” cümlesi seçildi. Etkinlik programı çerçevesinde Avrupa’nın, Kapitalizmin ve iktisadın krizi, Türkiye ekonomisi,küresel krizlerden görünümler, toplumsal cinsiyetin krizden etkilenme oranları ve son olarak neo-keynesyen, marksist, liberal görüşlerle krizlerin yorumlanması bu sempozyumda konuşulan konu başlıklarını oluşturuyordu.

Üniversite bünyesinde de dersler veren Prof.Dr. John Weeks’in global ekonomi ve finans konularına değinerek başladığı konuşması, bana oturumun oldukça ilgi çekici olacağının sinyallerini veriyordu. Kapitalist sistemde finansal serbestleşmenin desteklenmesi konusunda yaygın olarak bilinen bir üretim sürecine değinen John Weeks, finansal alanda liberalleşmeyi şu şekilde katılımcılara açıklamaya çalıştı:

M  C  M : Karl Marx’ın kullanmış olduğu bu süreç zincirinin anlamı tüketim unsurunu satın almak için yapılan ödemenin, daha sonra o unsuru satarak daha yüksek miktarlarda kazanç elde edilmesini sağlıyordu. Süreç sonunda kişinin eline çokca para geçiyor ama düşük miktarda üretim yapılıyordu. Bu durum bütçe açığını tetiklerken, özel sektörün yatırımlarını zedeleyecektir. 2008 yılında ABD’de yaşanan mortgage krizi ile Avrupa’da yaşanan krizin karşılaştırmasını yapan profesörün katılımcılara aktardığı bilgiler ise şöyle:

“ABD’de meydana gelen krizin sebebi fonksiyonları çarpık ve adaletsiz finansal sistemdi. AB’de meydana gelen krizin sebebi ise parasal dengesizlikler değil, dış ticaret dengesizliklere dayanıyordu.”

Almanya’nın ticaret dengesi %0’a yakınken ülkenin ticaret fazlası diğer ülkelerin ticaret açığından çok daha fazlaydı. Bu durumun nedeni ise oldukça açıktı; Almanya’nın AB ülkelerine olan ihracatı artarken, Yunanistan gibi ülkelerin de Almanya’dan ithal ettiği bu ürünler bütçelerinde açığa sebep oluyordu. Yani birliğin içinde ticari açıdan bir kısır döngü söz konusuydu. Bölgedeki krize çözüm üretmek için görüşlerini sunan bir diğer konuşmacı Doç. Dr. Gökçer Özgür ilginç noktalara vurgu yaptı. Bilindiği gibi Euro sisteminin yapısal sorunları vardı. Bu sorunların en başında, maliye politikalarındaki farklılık geliyordu.

Euro bölgesinin ortak bir merkez bankası varken, euro kullanan ülkelerin sayısı kadar çeşitli olan maliye politikaları vardı. Bu durumda istikrarsız kararlar alınması sonucu piyasalarda dengesizlikler ortaya çıkıyordu. Ortak merkez bankasının varlığı sonucu ortak bir enflasyon hedeflemesi söz konusuyken , merkezi olmayan bir denetleme süreci vardı. İkinci sorun olarak bölgenin kurtarma planının, yani bir “B planının” yoksunluğu da şu anki krizin ciddi boyutlara taşınmasında bir etkendi. Bölgede artan borç yükü, Minskiyen bir istikrarsızlığa yol açabiliyordu.

Daha birçok sorunun sıralandığı konuşmanın, yapıcı kısmına gelince. Ne yapılmalıydı da bu krizden çıkılmalıydı?

1. Kemer sıkma politikaları uygulanabilirdi ( Blanchard, GSYH’de %47lik düşüş )  Avrupa’nın güneyinde yaşanacak bu sert bir düşüş kuzeydekileri olumsuz yönde etkileyebilir

2. Euro’dan çıkış ( Target & Bundesbank ) ( Almanya ve kuzey ülkeleri için bu durum oldukça kötü sonuçlar doğuracaktıt)

3. Mali ve finansal alanlarda birlik oluşturmak ( Eurobank )

4. Deflasyon & enflasyon ( Bütçe açığı veren ülkelerde kötü sonuçlar doğurabilir ve zaten para birimi tek olduğu için bütün AB ülkeleri bu durumdan pozitif yönlü olarak geri dönüş alamayabilir )

Sempozyum süresinde ileri sürülen görüşler arasında zıtlıklar da yer alıyordu. Örneğin John Weeks’e göre ortak bir maliye politikası oluşturmak bağımsızlığa aykırıydı. Ancak Gökçer Özgür’e göre ortak bir maliye politikası olmadan krizden çıkış pek de mümkün değildi.

Marksist kriz teorilerinin yer verildiği bölüm ise ayrıca ilgimi çekmişti. Çünkü son yıllarda dünyada yaşanan Arap Baharı, %99’luk kısımı oluşturduklarını iddia eden bir kesimin Wall Street’e karşı ayaklanması, Euro bölgesinin ekonomik problemlerle boğuşması Marksist yaklaşım ile Keynesyen teorilerle geliştirilen sistemin iyileştirilip iyileştirilemeyeceği sorusunu akıllara getiriyordu. 1857-1858 yılları arasında yaşanan kriz sonucunda Marx’ın kapitalist sistemin sonunun geldiğini düşünmesi onun yanıldığını gösterse de belki de bugün sistemin çatlakları o günlerden bu yana derinleşerek kendi kendini öğütecek.

Prof. Dr. Ahmet Tonak’ın “Marx ve kapitalizm krizleri” konulu konuşmasında ilgimi çeken bir iki cümleyi aktarmak istiyorum. Kapitalist sistemde finansal sektörün bugün önemli bir yer tuttuğu şu yüzyılda, aslında bu sistemin üretken olmayan emek gücüyle üretim yaptığı iddiası oldukça ilginç. Marx’a ve Marksistlere göre üretken olan emek gücünün aldığı maddi değerler, üretken olmayan emek gücünün elde ettiği maddi değerlerden oldukça düşük oranlarda seyrediyor. Bu durumun sistemin en zayıf yanı olduğu ve aslında finansal sektörün üretken olmayan bir sektörü temsil ettiği ve oluşan krizlerin “suçlusu” olarak bu kesimin gösterilmesinin yanlış bir çıkarım olmayacağı iddia edilmektedir.

Sempozyum süresince Kadir Has Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Resul Aydemir’in bankacılık sektöründe ticari birlik oluşturulması ile ilgili araştırmasının sunumunu, Doç. Dr. Ali Akkemik’in Çin ve Japonya ile ilgili büyüme ve kriz yorumlamalarını, sempozyum sorumlusu Doç. Dr. Özgür Orhangazi’nin ABD ekonomisinin krizi ve finansallaşması ile ilgili sunumunu dinledik. Zor zamanlarda iktisat başlıklı bu sempozyumdan fazlaca bilgi edinen bir öğrenci olarak bu etkinliğe katılım gösteremeyenlerin bir sonraki ZZİ’lere katılmasını tavsiye ediyorum.

Apr 04

Schumpeter’s Gale: Creative Destruction

In Grundrisse, Karl Marx stated that capitalism reshape and destroy previous economic orders and it also continuously devalues existing wealth. Devaluing existing wealth can happen with wars, economic crises, entrepreneurial activities, constructing a building or railways etc. But what is the destructive point of these activities? Joseph Schumpeter, who was an Austrian American economist, developed a concept about creative destruction, considering Karl Marx’s ideas which were stated in Grundrisse and also in Communist Manifesto. Schumpeter was interested with innovative ideas and technological innovations. Considering these two points, in 1939 he published a book called Business Cycles, which represented the starting point of creative destruction idea. Joseph Schumpeter stated this concept in his book called Capitalism, Socialism and Democracy (1942).

Considering economic growth, investments made by entrepreneurs have to increase welfare and growth within the society. But because of the capitalist system, entrepreneurs lead to disrupt growth and they also decrease the value of existing companies. Schumpeter thought that companies who produce something, it has to cause innovation within the market. In other words a company should sustain innovation and development in economy. He thought that capitalist system require non-stop productivity and innovation.

Describing the process of eliminating things in order to increase efficiency and dynamism of an institution made “creative destruction” concept popular considering neoliberal or free-market economics. Midwestern to Gulf Coast Americans built a railway which is also known as Main Line Of Mid-America was an example of creative destruction given by Joseph Schumpeter. Schumpeter (1949) in one of his examples used “the railroadization of the Middle West as it was initiated by the Illinois Central.” He wrote, “The Illinois Central not only meant very good business whilst it was built and whilst new cities were built around it and land was cultivated, but it spelled the death sentence for the [old] agriculture of the West.”

Karl Marx and Joseph Schumpeter have converged idea about capitalism. A Social geographer David Harvey stated that Marx & Schumpeter believed that capitalism has strong power about to creating something. It reinforces creativity but when it came to conclusion, they have different ideas. While Karl Marx believed that, creativity in capitalism is good but it makes self-destruction, Schumpeter believed that this destructiveness is normal and this is the cost of doing a business in capitalist system.

Mar 28

%99’luklardan mısınız?

Bir işgal harekatının sloganı olarak ortaya çıkan “Bizler %99’u temsil ediyoruz” cümlesi politik mesajlar içeriyordu. Ağustos 2011’de New York’lu bir eylemci olan Chris tarafından açılan bir Tumblr blog sayfası ismi olarak duyulan “Bizler %99’uz!” sloganı ABD’de ve Dünya’da büyük ses getirmişti. New York Parlamentosu’nun önünde dağıtılan el ilanları ile Amerikalıların ilgisini çekmeyi başaran harekatın içeriği ise yeni dünya düzeninin sırlarının yavaş yavaş çözülüyor olmasının sinyallerini vermekteydi.

Peki %99’u temsil etmek ne demektir?

1844’lü yıllardan bu yana gerek ünlü Alman düşünür Karl Marx’ın gerekse Frederich Engels’ın yaptığı saptamalardan da anlaşılacağı gibi, piyasanın büyük bir bölümünü emekçi sınıf idare ederken, bu idarenin meyvelerini oldukça az bir popülasyonu temsil eden burjuvalar elde ediyorlardı. New York’ta başlayan bu harekatın çıkış noktası ise 1844’lü yıllardaki durumla benzerlik gösteriyordu. New York’lu eylemcilere göre %1’lik zengin kesimin hatalarını %99’luk kesim ödüyordu ve bu haksızlık devlet tarafından görmezden geliniyordu.

Aslında bu harekatın temelleri 1765 yıllarında atılmıştı bile. 1765’de New York resmi gazetesinin editörü zengin kesimi destekleyen bir yazısında, insanların komşularının kalkınması için borç vermesinin oldukça doğal olduğunu belirtmişti.

1940 yılında ünlü İngiliz Yazar George Orwell The Daily Telegraph gazetesindeki yazısında %99’luk kesimi savunmuştu. Bunu takiben 1947 yılında yine bir İngiliz yazar olan Aldous Huxley’de aynı konuya değinmiş, %99’un destekcisi olmuştu. 1987 yılında ise SMU ekonomistlerinden biri olan Profesör Ravi Batra New York Times’ın en çok satan yazarı olmayı “%1lik zengin kesimin serveti ellerinde tuttuğunu” belirten kitabıyla konuyla ilgili farkındalık uyandıran yazarlardan biri olmuştu.

ABD’nin New York Hisse Senedi Piyasasının Merkezi olan Wall Street’in önünü günlerce işgal eden %99cular, şu günlerde sanal ortamdan yayımladıkları “Bağımsızlık Beyannamesiyle” hareketlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Feb 24

3 Dakikada Ekonomi Tarihi

Paranın sanal bir kimliğe büründüğü şu yıllarda, gün içerisinde dünyada dolaşım içerisinde olan para miktarını saptamak oldukça zor gibi görünüyor. Durum “sanal” bir yapıya bürününce, piyasada somut olarak dolaşamayan “para”nın tarihsel gelişimini bilmeyen kimseler olaya hakim olamayıp, bilinmesi gereken mekanizmadan bir haber yatırımlar yaparak kötü sonuçlarla karşılaşıyorlar.

Ben bu yazımda ekonominin geçirdiği tarihsel süreci, ekonomi ekolleri yardımıyla oldukça kısa bir şekilde açıklayacağım.

15.yyda kağıt para kullanılmıyordu. Bu dönemde feodalitenin de etkileriyle maden bakımından zengin olan topraklarda hakimiyet kuranlar yönetimde, işçii çalıştırmakta, hayatın tadını çıkarmakta hak sahibi oluyorlardı. Altın, gümüş gibi madenlerden yapılan para ilkel piyasalarda dolaşıyor ve ihtiyaçların sağlanmasında aracı oluyordu. Ekonomi bilimi tam da bu dönemlerde “Sezgisel yaklaşımlarla” ortaya çıkıyordu ve buna merkantalist felsefe adı veriliyordu. Merkantalizm’de bulyonizm düşüncesi egemendi.

Bulyonizm değerli madenlere sahip olmanın zengiliği doğuracağı düşüncesini temsil ediyordu.

18. ve 19.yyda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinaların ortaya çıkmasıyla Avrupa’da “Sanayi Devrimi” gerçekleşti. Artık bu noktadan sonra mevcut dünya düzeni asla eski yapısına kavuşamayacak, günümüze kadar uzanan bir değişimin temsilcisi olan bu yenilik Avrupa’dan yola çıkacaktı. Sanayi devriminden olumsuz yönde etkilenenler Feodal beylikler olurken bu durumdan karlı çıkanlar, olumlu yönde etkilenenler de işçi sınıfı olmuştu. Feodaliteyle yönetilen coğrafyalarda yeterli geliri elde edemeyen hatta haksızlıklara maruz kalan işçiler kentlere göç etmiş, sanayi sektöründeki yoğun işçi gereksinimlerine çare olmuşlardı.

Bu tarihten sonra ortaya devletin kesinlikle piyasaya karışmaması gerektiğini, her arzın kendi talebini yarattığını, piyasadaki kişilerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederken ortak çıkarlara hizmet edeceğini ileri süren Klasik Ekonomi okulu savunucuları ortaya çıktı. (Adam Smith, David Richardo, Thomas Robert Malthus, John Stuart Mill, Alfred Marshall)

Ardından Klasiklerin makro ekonomik düzeydeki yaklaşımlarında katkıda bulunarak mikro ekonomik teoriler üreten Neo-Klasikler okulu ortay açıkmıştır. Bu yeni ekol, Klasiklerin tamamlayıcısı niteliğinde oluşmuştur.
Ardından Klasiklere karşı çıkan, onların görüşlerine; özellikle devletin piyasaya karışmaması gerektiği düşüncelerine karşı çıkan Keynesyen Ekonomi ekolü ortaya çıkmıştır.

Keynesyen ekonomi devlet kontrolünün piyasaları düzeltip, istikrarlı bir yapı kazanmasını sağlayacağını savunuyordu. Bu ekol Klasiklerin tamamen kaşrıtı olup Kapitalist düzenin bugünki resminin çizilmesine aracı olan düşüncenin yapı taşlarını oluşturmuştur.

Sosyalizmin yansıması olarak nitelendirebileceğimiz Karl Marx’ın kapitalist düzene karşı durarak ortaya sürdüğü ekonomik düzenin ismi ise Marksist ekonomi olarak bilinmektedir.

Feb 23

Research topic: What is the impact of subprime crisis of 2008 on the returns of three major companies of chemical industry sector in Germany?

To read my research paper, please send an e-mail: karun.nora@malhasoglu.com

Feb 22

Ekonomilerin Gruplaşması

Ekonomilerin gruplaşması denince aklınıza nasıl bir tanım geliyor, nasıl bir durum beliriyor? Bu konuda bilgi edinmeden önce, düşününce oldukça kapalı, grup bazında birbirinden bağımsıız ama toplu olarak birbirine bağımlı ülkelerin birlik olma durumu aklıma gelirdi. Aslında yirmi kişilik bir sınıfta 5 çalışkan ve başarılı, 7 orta düzeyde başarılı, 3 vasatın iyisi, 5 tembel öğrenciden meydana gelen bir sınıf düşünürdüm. Bu 5 çalışkan öğrenci kendi aralarında birlik olup, yardımlaşıp sınıfın geri kalanından daha iyi performans göstererek farklarını ortaya koyarlar ve dolayısıyla öğretmenlerin gözünde en iyi izlenimi yaratıp bütün ayrıcalıklardan yararlanabilen, sınıfın geri kalanının üstünde yoğun etkiler bırakabilen kişilerden olurlar.

Ekonomilerin gruplaşması da bu basit mekanizmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Gruplaşan ekonomiler G7 ve G20 toplulukları olarak bilinirler. Buradaki “G” harfi grup kelimesini temsil ederken rakam ve sayı totaldeki ülkeleri temsil eder.

Haberlerde genellikle “G7 zirvesi yapıldı” “G20 acil toplantı gerçekleştirdi” gibi başlıklar altında, topluma bilgilendirmeler yapılır. Peki nedir bu G7 ve G20’nin açıklaması?

G7 ülkeleri, gayri safi milli hasılası oldukça yüksek olan devletlerin birarada bulunduğu gruptur. Bu devletler Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa ve Kanada gibi güçlü ekonomilerdir. Bu ekonomiler, dünya düzeni konusunda kararlar verirken, politikalar geliştirip piyasada etkili olmaya, mevcut kaynakların kullanımını denetlemeye, eğer varsa (ki genellikle olur) devletler arası anlaşmazlıkların negatif etkileri üzerinde düşünüp önlem almaya çalışırlar. Bütün bunlar gerçekleşirken dünyanın geri kalanı, güçlü olamayan ekonomiler bu duruma seyirci kalır.

Seyirci kalmanın tek getirisi eleştiri yapmak olmakla birlikte mevcut durum konusunda beliren hoşnutsuzluklara ses çıkaramamak diğer devletlerin tepkisini çeker. Bu nedenledir ki güçlü ekonomilerden yerine daha az güçlü olan ekonomiler seslerini duyurmak için G20 adı altında gruplaşmışlardır. G20 ülkeleri ABD, Almanya, Arjantin, Birleşik Krallık, Brezilya, Çin Halk Cumhuriyeti, Endonezya, Fransa, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Kore, Hindistan, Japonya, Türkiye, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, İtalya(AB ülkeleri) olarak sıralanır.

G20 ülkeleri arasında G7de yer alan isimler de vardır çünkü bu ülkeler kontrolü elden bırakmayıp gelişmekte olan ülkelerin piyasalarını kontrol etmek amacıyla yardımlar gerçekleştirirler. Emerging countries olarak bilinen G20 ülkeleri dünya düzeninde söz sahibi olmaya çalışarak, piyasada, politik kararlarda etkili olmayı amaçlarlar.

Ekonomilerin gruplaşması, küreselleşmenin mutlak ve yerinde bir sonucudur.

Ekonomilerin birbirine bu denli muhtaç olduğu düzende gruplaşmalar piyasayı dengelemek için ideal yöntemi temsil ederken, gelişmekte olan ekonomilerin de bu süreçte ivme kazanmasına yardımcı olmaktadırlar.

Feb 15

İnsani Gelişmişlik İndeksi

İnsani gelişmişlik indeksine bakarak devletlerin sağlık hizmetlerini, eğitim politikalarını ve o bölgedeki ortalama yaşam süresini incelenebiliyor. Bu alanda çalışmalar yapan uluslararası insani gelişmişlik indeksi düzenleyicileri, Türkiye’nin HDI(human development index-insani gelişmişlik indeksi)’si 0,699 olarak belirleyerek, 187 ülke arasında 92.sırada Türkiye’nin yer aldığını saptamışlardır.

Ülke için bu indeks 1980 yılında 0,463 olarak belirlenmişken, geçtiğimiz 20 senede yükselişe geçmiş ve Türkiye Dünya ortalamasının üzerinde seyreden bir sayısal veriye ulaşmıştır (0,699). Ortalama yaşam süresi 72 iken, eğitim-öğretime ayrılan insan ömrü 6.9 sene olarak belirlenmiştir.

Söz konusu indeksi değerlendirirken bazı sorunlar yaşanabilir. Örneğin eğitim seviyesi konusunda çıkarımlar yapan HDI düzenleyicileri, Çin’in eğitim seviyesini oldukça yüksek seviyede göstermişlerdir.

Ancak Çin’de vatandaşların “eğitimli” statüsüne sahip olması için aranan kriter yalnızca “ismini yazabilmekken” Türkiye’de eğitimli sayılmanız için 8 yıl okumanız zorunlu hale getirilmiş durumda. Yani bu indeks kesin sınırlarla çizilmeyen kriterlere sahip olduğundan, ülkeleri yalnızca bu indekse bakarak değerlendirmek, söz konusu bölgeyle alakalı tam bilgiye ulaşmanızı sağlayamayacaktır.

Feb 11

Physiocracy

In my EC432.1 history of economic thought class the professeur gave me a commission. I prepared a presentation about “Physiocracy”! Pronunciation of word was really hard for me.. And I imagine that “what am I going to do even I couldn’t say the word!”. But then I thought that, I will try to do my best and I prepared a canvas about my presentation. Firstly I will define the definition of physiocracy than I define the theory by a diagram.
What is Physiocracy?

This is an economic theory developed by a group of economists who believed that the wealth of nations was derived solely the value of “land agriculture” or “land development”. Waow! They did it in 18th century in France! François Quesnay was the founder of this important economic theory. And you know, every start-up theory become weird for readers because we cannot understand that why they prepare a theory for these kind of simple definitions. But wait a second, you cannot say the same thing for physiocracy! This theory was the 1st well-developed economic theory considering ancient Greek philosophers.

For this theory agriculture is everything. And if you are working for agrarian stuffs you are the most important guy around the globe because neither me nor François Quesnay had a value like a farmer.

Mr. Quesnay prepare a diagram which represents the relationship between agricultural-priorities and merchant classes. You have to observe it!

And also please wish me luck about presentation..

Feb 10

Kapitalizm & Modernlik

Avrupa’daki korkunç ekonomik kriz, Orta Doğu’nun dünya gündeminde hiç olmadığı kadaryer alması, Amerika’daki seçimlerle gelen yeni kararlar gelecekte “tarih tekerrürden ibarettir” cümlesini yalanlayacak nitelikte olayların yaşanacağının adeta bir göstergesi oluyor. Bu yazımda Avrupa’da yaşanan krize gelen “organik” tepkilerden çok, Orta Doğu’da yaşanan ve bir bahar rüzgarı gibi gelecek güzel günlerin habercisi olan “mekanik” dayanışmanın eserinden söz etmek istiyorum.

Gıdalar Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en büyük basamakta yer almaktadır. Beslenme söz konusu olunca tüm çıkarlar ötelenip hedefe odaklanılır. Orta Doğu’da yaşanan Arap Baharının da tetikleyicisi olan en önemli etkenlerden birisi gıda enflasyonuydu. Arjantin’de 2001 yılında yaşanan çarpıcı ekonomik krizde olduğu gibi Orta Doğu’da dagıda fiyatları dakikalar içerisinde değişmekte, tüketiciyi zor durumda bırakmaktaydı. Bunun yanında işsizlik, ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve kötü yaşam koşulları gibi birçok etken halkın ayaklanmasına ve diktatörlüğün tarihe karışmasını sağladı. Yaşanan bu durum karşısında aklıma “nasıl oluyor da bu kadar insan birlik olup, düzeni değiştirebiliyorlar” sorusu oldu. Yanıtı Jack Goody’nin “Kapitalizm ve Modernlik” isimli kitabında buldum sanırım.Yazarın kaleme aldığı şu paragrafı okuduktan sonra durumu yorumlama biçimim gelişti diyebilirim.

Durkheim, Cezayir’in Kabyle bölgesindeki Berberi kabileler örneğinde de olduğu gibi, daha basit toplumlarda dayanışmanın “mekanik” olduğunu ileri sürmüştü; bu toplumlarda her bireyin çıkarlarının bir diğer erkek veya kadınınkilerle hemen hemen örtüşmesine karşılık, ileri düzeyde iş bölümünün mevcut olduğu toplumların farklılaşmış kesimleri arasındaki dayanışma “organik” bir dayanışmaydı. Zihinsel eğilimler toplumsal ilişkilerle uyumluydu. Geniş açıdan ele alacak olursak bu farklılık gerçeklerle örtüşmektedir. Bununla birlikte, toplum türleri arasında gerek Durkheim gerekse Adam Smith’in ileri sürdüğü gibi keskin bir ayrım yoktur; aksine, zaman içerisinde iş bölümünün karmaşıklığında kademeli bir artış söz konusudur.”

Burada mekanik olmak düşünmeden yapılan eylemleri temsil ederken, organik dayanışma bir görevi yerine getirmekle yükümlü olma durumunu temsil etmektedir. Organik dayanışma mantık çerçevesinde şekillendirken, mekanik dayanışma bir mühendisin makineyi tasarlaması sonucu kitlelerin o makineyi yalnızca yapılması gerekenler listesini taklit ederek kullanması demektir. Yaşananlar şu an Orta Doğu ülkelerinde bahar havası estirirken bu durumu fırsat bilen mekanik dayanışma mühendisleri, ipleri kendi elleirnde tuttukları için düzeni çıkarları doğrultusunda şekillendirme girişimlerinde bulunuyor olabilirler. Bunun sonucu olarak çıkarları örtüşen kadın ve erkekler gelecek yıllarda bu ayaklanmanın mimarlarının çıkarı doğrtultusunda yaşam sürmeyi, diktatörlük döneminin yaşam şartlarına tercih etmiş olacaklar.

Düşüncelerim Orta Doğu’da yaşananların yanlış olduğunu, yine hiç birşeyin o bölgenin refah seviyesini yükseltemeyeceği gibi olumsuz çıakrımlara sebebiyet vermesin. Çeşitli oluşumların ülkelerin gidişatına yön verdiğini biliyoruz. Bu durum sonucunda Avrupa ülkelerinde “modern” olarak görülen yaşam şartlarına sahip toplumlar aslında bundan yıllar önce çarkları dönmeye başlayan makinelerin mühendislerine hizmet ediyorlar. Yalnızca teknolojiye, bilime ve dolayısıyla bilgiye Orta Doğu ülkelerinden daha önce hakim olan Avrupalılar şu an bu mekanik göndüyü demokrasi adı altında organik bir yapıya dönüştürmüş durumdalar. Söz konusu çarkı anlayabilmek için Jared Diamond’un “Tüfek, Mikrop ve Çelik” isimli harika kitabını okumanızı yada buraya tıklayarak benim görüşlerimle şekillenen özetini incelemenizi tavsiye derim.

Older posts «

» Newer posts