Tag Archives: Ekonomi

Türkiye ve Ekonominin Geleceği Üstüne

Gelişmekte olan ülkelelerin ekonomilerindeki büyüme eğilimi, gelişen ülkelere nazaran daha fazladır. Bu durum, yatırım yapmak isteyen ve uzun vadeli para akışını kontrol etmeye çalışan kişi yada kurumların “gelecek vaat eden yatırım” kumbarası ilgilendiriyor. Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke olduğunu göz önünde bulundurarak ve son yaşanan gelişmeleri baz alarak yorum yaparsak şu soru akıllara geliyor: Türkiye uzun vadede gelecek vaat eden bir piyasa mı olacak?

Avrupa’da yaşanan kriz sebebiyle ağır hasar gören  Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’deki siyasal problemlerle değer kaybeden Türk Lirası’nın kurbanları olmak üzere! Bu iki ülke turizm gelirleriyle maruz kaldıkları hasarları tedavi etmeye çalışırken, Türkiye gibi bir ülkenin para biriminin değer kaybetmesiyle birlikte turistlerin gözde mekanı olması durumunda daha da fazla zarar görecekler. Yani şöyle söylenebilir: Türkiye’de turizme yatırım yapmak şu an akıllıca bir davranış olacakken, Avrupa Birliği turizmden kaybettiği gelirini başka bir alana yönelerek kapatmaya çalışmalı.

Financial Times’a göre Türkiye ekonomisinin geleceği pek de parlak değil. Bu konuyla ilgili olarak geçtiğimiz günlerde gazetede şu satırlara yer verildi:

“Önceden yüksek büyüme oranlı ekonomisiyle övülen Türkiye şimdi zayıf bir para birimine ve yüksek faiz oranlarına sahip. Adım adım yaklaşan ‘ekonominin kalp durması’ yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin – ve muhtemelen genel seçimlerin – olduğu yıla rastlıyor. Siyasi istikrarsızlık korkusu, döviz piyasalarına aşılanıyor.”

Ekonomide kalp durması, gelişmekte olan ülkelerin kabusu olurken, gelecek vaat eden piyasalar için bir kurtuluş yolu olacak gibi görünüyor. Yani Avrupa ekonomisi ve Türkiye ekonomisi arasında hızlı bir rol değişimi yaşanabilir.

Zor Zamanlarda İktisat IV: Avrupa, Kasvetli Bir Ekonomi

Bu yazımda 2010 yılında ekonomi bölümü öğrencisi olarak lisans öğrenimine başladığım Kadir Has Üniversitesi’nin ev sahipliğini yaptığı “Zor Zamanlarda İktisat” sempozyumundan söz edeceğim. Bu yıl IV.sü düzenlenen bu etkinlikte manşet olarak “Avrupa, Kasvetli Bir Ekonomi” cümlesi seçildi. Etkinlik programı çerçevesinde Avrupa’nın, Kapitalizmin ve iktisadın krizi, Türkiye ekonomisi,küresel krizlerden görünümler, toplumsal cinsiyetin krizden etkilenme oranları ve son olarak neo-keynesyen, marksist, liberal görüşlerle krizlerin yorumlanması bu sempozyumda konuşulan konu başlıklarını oluşturuyordu.

Üniversite bünyesinde de dersler veren Prof.Dr. John Weeks’in global ekonomi ve finans konularına değinerek başladığı konuşması, bana oturumun oldukça ilgi çekici olacağının sinyallerini veriyordu. Kapitalist sistemde finansal serbestleşmenin desteklenmesi konusunda yaygın olarak bilinen bir üretim sürecine değinen John Weeks, finansal alanda liberalleşmeyi şu şekilde katılımcılara açıklamaya çalıştı:

M  C  M : Karl Marx’ın kullanmış olduğu bu süreç zincirinin anlamı tüketim unsurunu satın almak için yapılan ödemenin, daha sonra o unsuru satarak daha yüksek miktarlarda kazanç elde edilmesini sağlıyordu. Süreç sonunda kişinin eline çokca para geçiyor ama düşük miktarda üretim yapılıyordu. Bu durum bütçe açığını tetiklerken, özel sektörün yatırımlarını zedeleyecektir. 2008 yılında ABD’de yaşanan mortgage krizi ile Avrupa’da yaşanan krizin karşılaştırmasını yapan profesörün katılımcılara aktardığı bilgiler ise şöyle:

“ABD’de meydana gelen krizin sebebi fonksiyonları çarpık ve adaletsiz finansal sistemdi. AB’de meydana gelen krizin sebebi ise parasal dengesizlikler değil, dış ticaret dengesizliklere dayanıyordu.”

Almanya’nın ticaret dengesi %0’a yakınken ülkenin ticaret fazlası diğer ülkelerin ticaret açığından çok daha fazlaydı. Bu durumun nedeni ise oldukça açıktı; Almanya’nın AB ülkelerine olan ihracatı artarken, Yunanistan gibi ülkelerin de Almanya’dan ithal ettiği bu ürünler bütçelerinde açığa sebep oluyordu. Yani birliğin içinde ticari açıdan bir kısır döngü söz konusuydu. Bölgedeki krize çözüm üretmek için görüşlerini sunan bir diğer konuşmacı Doç. Dr. Gökçer Özgür ilginç noktalara vurgu yaptı. Bilindiği gibi Euro sisteminin yapısal sorunları vardı. Bu sorunların en başında, maliye politikalarındaki farklılık geliyordu.

Euro bölgesinin ortak bir merkez bankası varken, euro kullanan ülkelerin sayısı kadar çeşitli olan maliye politikaları vardı. Bu durumda istikrarsız kararlar alınması sonucu piyasalarda dengesizlikler ortaya çıkıyordu. Ortak merkez bankasının varlığı sonucu ortak bir enflasyon hedeflemesi söz konusuyken , merkezi olmayan bir denetleme süreci vardı. İkinci sorun olarak bölgenin kurtarma planının, yani bir “B planının” yoksunluğu da şu anki krizin ciddi boyutlara taşınmasında bir etkendi. Bölgede artan borç yükü, Minskiyen bir istikrarsızlığa yol açabiliyordu.

Daha birçok sorunun sıralandığı konuşmanın, yapıcı kısmına gelince. Ne yapılmalıydı da bu krizden çıkılmalıydı?

1. Kemer sıkma politikaları uygulanabilirdi ( Blanchard, GSYH’de %47lik düşüş )  Avrupa’nın güneyinde yaşanacak bu sert bir düşüş kuzeydekileri olumsuz yönde etkileyebilir

2. Euro’dan çıkış ( Target & Bundesbank ) ( Almanya ve kuzey ülkeleri için bu durum oldukça kötü sonuçlar doğuracaktıt)

3. Mali ve finansal alanlarda birlik oluşturmak ( Eurobank )

4. Deflasyon & enflasyon ( Bütçe açığı veren ülkelerde kötü sonuçlar doğurabilir ve zaten para birimi tek olduğu için bütün AB ülkeleri bu durumdan pozitif yönlü olarak geri dönüş alamayabilir )

Sempozyum süresinde ileri sürülen görüşler arasında zıtlıklar da yer alıyordu. Örneğin John Weeks’e göre ortak bir maliye politikası oluşturmak bağımsızlığa aykırıydı. Ancak Gökçer Özgür’e göre ortak bir maliye politikası olmadan krizden çıkış pek de mümkün değildi.

Marksist kriz teorilerinin yer verildiği bölüm ise ayrıca ilgimi çekmişti. Çünkü son yıllarda dünyada yaşanan Arap Baharı, %99’luk kısımı oluşturduklarını iddia eden bir kesimin Wall Street’e karşı ayaklanması, Euro bölgesinin ekonomik problemlerle boğuşması Marksist yaklaşım ile Keynesyen teorilerle geliştirilen sistemin iyileştirilip iyileştirilemeyeceği sorusunu akıllara getiriyordu. 1857-1858 yılları arasında yaşanan kriz sonucunda Marx’ın kapitalist sistemin sonunun geldiğini düşünmesi onun yanıldığını gösterse de belki de bugün sistemin çatlakları o günlerden bu yana derinleşerek kendi kendini öğütecek.

Prof. Dr. Ahmet Tonak’ın “Marx ve kapitalizm krizleri” konulu konuşmasında ilgimi çeken bir iki cümleyi aktarmak istiyorum. Kapitalist sistemde finansal sektörün bugün önemli bir yer tuttuğu şu yüzyılda, aslında bu sistemin üretken olmayan emek gücüyle üretim yaptığı iddiası oldukça ilginç. Marx’a ve Marksistlere göre üretken olan emek gücünün aldığı maddi değerler, üretken olmayan emek gücünün elde ettiği maddi değerlerden oldukça düşük oranlarda seyrediyor. Bu durumun sistemin en zayıf yanı olduğu ve aslında finansal sektörün üretken olmayan bir sektörü temsil ettiği ve oluşan krizlerin “suçlusu” olarak bu kesimin gösterilmesinin yanlış bir çıkarım olmayacağı iddia edilmektedir.

Sempozyum süresince Kadir Has Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Resul Aydemir’in bankacılık sektöründe ticari birlik oluşturulması ile ilgili araştırmasının sunumunu, Doç. Dr. Ali Akkemik’in Çin ve Japonya ile ilgili büyüme ve kriz yorumlamalarını, sempozyum sorumlusu Doç. Dr. Özgür Orhangazi’nin ABD ekonomisinin krizi ve finansallaşması ile ilgili sunumunu dinledik. Zor zamanlarda iktisat başlıklı bu sempozyumdan fazlaca bilgi edinen bir öğrenci olarak bu etkinliğe katılım gösteremeyenlerin bir sonraki ZZİ’lere katılmasını tavsiye ediyorum.

Oyuncular Değişiyor: Ekonomide 2012 !

Yatırım araçlarını, GSYH’leri, para fiyatlarını, iktidarlık sistemlerini alt üst eden bir yılın ardından bu günlerde, ekonomi alanında gelecek öngörüleri yapılması olası eylemlerden.

2012 yılında Libya, Moğolistan, Makau gibi ülkelerin ekonomileri grafiklerde yükselen değerlerin temsilcisi olacak. Arap baharından cesaret alan birçok toplumda meydana gelecek toplu değişimler ( bu değişimlerin en başta Hindistan’da gerçekleşeceğini düşünüyorum ) ekonomik yapıyı da sarsacağı için 2012 yılının yükselen ekonomilerine sahip olacak ülkelerin isimlerini duymamış olmak normal karşılanacak.

Nijerya, Katar, Özbekistan gibi ülkeler kalkınacaklar ve bu gün yerlebir olan Avrupa ekonomilerinin düzelme çabasından fırsat elde edebilecekler. The Economist dergisinin 2012 öngörülerine dayanarak yazdığım bu ülkelerin büyüyecek ekonomilerinin grafiksel tasvirini sayfamda görmeniz mümkün.

Euro krizinden kurtulmaya çalışacak olan Avrupa ülkelerinde köklü değişimlerin meydana gelebilecek olması belki de AB sempatizanlığının sorgulanmasına, duyguların değişmesine neden olabilecek.

Ancak duruma global açıdan bakarsak, ülkelerin bir kısmının uzun süre sahnede yer almış olması, sahne arkasındakilerin canını artık sıkıyordu. Oyuncuların yer değiştirme vakti çoktan geldi.

Teknolojik Gelişmeler ve Ekonomi

Aklınıza bazen olur olmadık konularda sorular gelir. Durup düşünmeli miyim dersiniz yoksa ne olacak ki belli bir sonuca ulaşsam diye vazgeçersiniz zihninizdeki merak duygusunu doyurmaktan.

Ben bu gün merak duygumu doyurmaktan vazgeçme lüksüne sahip değildim. Bunun nedeni sabah okudğum kitabın satır aralarında rastladığım ve altını çizdiğim bir sorunun gün içerisinde bir kez daha karşıma çıkmış olması durumuydu.

“Toplumlar arasında yeniliğe açıklık farkları nasıl ortaya çıkıyor?”

Hatta bu soruya daha spesifik açıdan yaklaşırsak, bu gün bizler, birçok teknolojik aygıtı yurt dışından satın alıyoruz da neden bu aygıtı üretme fikri bizim toplumumuzdan çıkmıyor? Neden bu aygıta olan ihtiyaç bizim insanımız tarafından keşfedilmiyor?
Teknoloji tarihçileri tarafından yapılan araştırmalara göre en az 14 açıklayıcı etmen bize bu sorunun yanıtını vermemiz konusunda yardımcı olabiliyor.

Örneğin Toplumdaki ortalama ömür uzunluğu..

Birşeyler keşfetmeye çalışıyorsunuz ve bunun için uzun saatler çalışmanız, okumanız ve dinç kalabilmek için uyumanız, yemek yemeniz gerekiyor. Ulaşmak istediğiniz sonuç eğer sizden 80 sene uzaktaysa, nasıl olacak da ömrünüz bu kadar seneyi görmenize olanak tanıyacak?
(Not: Gelişen tıp ile son yıllarda ortalama ömür süresi uzuyor ve bu nedenle de icat sayıları da çoğalıyor.)

Şimdi sıralayacağım etmenlerden beşi ekonomik temelli etmenlerden oluşuyor.

1. Klasik çağlarda kölelerin var oluşu ve insan emeği arasındaki ilişki
2. Mucitlerin meydana getirdikleri yenilikleri sahiplenme hakkına sahip olma/olamama durumu
3. Teknik eğitim için sağlanacak olanakların varlığı/yokluğu
4. Siyasi sistem
5. Toplumsal yapı ya da aile içerisindeki kazanç dağılımı hiyerarşisi

BAZEN İCATLAR İHTİYAÇTAN DOĞUYOR !

Eğer elinizin altında bir hizmetkar varsa para karşılığında, o kişiye çeşitli görevler verebilir ve onu zaman ayırmadığınız, zorlandığınız alanlarda çalıştırabilirsiniz. Bunun sonucu olarak da bir şeyler geliştirmeye, işinizi kolaylaştırmak için aygıtlar üretmeye kalkışmazsınız. Beyninizi bu konular için yormazsınız.

Ancak günümüzde birçok toplumda iş gücü, insan emeği pahalı olduğu için maliyet nedeniyle yeterince para kaybeden üretici bir de işçilere para vermektense, bu hizmeti,üretimi karşılayacak aygıt satın almayı tercih eder (ya da yapabiliyorsa keşfetmeyi).
Bir yandan düşünelim. Eğer biri sizin saatlerce, günlerce, ya da yıllarca uğraştığınız ve meydana getirdiğiniz bir oluşumdan hiç emek sarfetmeden sahip olursa ne yapardınız?

Sizi bilmem ama ben çıldırırdım. Emeğinin karşılığında patent, oluşumda hak sahibi olma durumu da örneğin Çin’de talep edilemezken, Batı’da patent almak mümkündü. Bunun sonucu olarak da mademki oluşturduğum ve emek verdiğim işte benim payım dahi olmayacakmış gibi kullanılacaksa, bende üretmem mantığı kişinin zihninde oluşuyor.

Eğitim, her alanda var olması gereken bir kavramı temsil ediyor. Matematik, bilim, spor, din, teknoloji, fen gibi birçok alanda kişinin eğitim alması ya kişye bir şeyler katıyor ya da Dünya’ya bir şeyler kazandırıyor. Çağdaş sanayi toplumlarında teknik eğitime önem verilirken, bazı toplumlarda önemsenmeyen eğitim teknolojik gelişmelere engel oluyordu.

Para getirecek çeşitli alanlara yatırım yapan kapitalizm savunucuları varken, bu zihniyetin egemen olduğu bölgede teknolojinin gelişmesine şaşmamak gerek. Ancak Eski Roma ekonomisinde teknolojiye ayrılacak bütçeye yer yoktu.

Son madde ailedeki ekonomik dağılımın açıklayıcısı olacak. Bu konuda günümüzde gelişmiş bölgelerde fazla sıkıntı çekilmese de eminim ki kırsal bölgelerde yaygın sıkıntılar arasında ailenin geçimini üstlenenlerin durumu yer alıyordur. Şehirdeyseniz ya da gelişmiş bir toplumsanız zaten fazla nüfusa sahip olmayan bir aile yapısıyla yaşıyorsunuzdur. Bakmanız gereken çok fazla kişi yoktur. Eşiniz zaten çalışıyordur ve ekonomik açıdan yükünüz hafiftir. Ancak kırsal bölgelerde durum bu kadar basit bir halde değildir. Çalışan tek bir birey ailede geri kalan dokuz kişiye bakmak zorunda olabilir. Örneğin Yeni Gine’de ailede çalışan tek bir birey geri kalan aile üyelerine, akrabalarına bakmakla yükümlüdür.

Tüm bu maddeleri toplumumuza ve Batı toplumlarına ( ya da Amerikan toplumalarına) uyguarsak, sorgularsak durumu neden bazı konularda geri kaldığımızı ya da geliştiğimizi anlayabileceğimizi düşünüyorum.