Tag Archives: Jared Diamond

Tüfek, Mikrop ve Çelik

“İleri teknoloji, merkezi siyasal örgütlenme ve karmaşık toplumların başka özellikleri, ancak yiyecek fazlasını biriktirme kabiliyetine sahip, yerleşik nüfuslarda ortaya çıkabilirdi..” (Tüfek, Mikrop ve Çelik, s. 594).

Yerleşik nüfuslar nasıl ortay açıktı? Yiyecek üretimine geçiş süreci nasıl başladı? İnsanlar “toplum” olma konumuna nasıl gelebildi? Sorularla dolu bir serüvendi Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabı (TMÇ). Papua Yeni Gine’ye kuş türlerini incelemek, araştırma yapabilmek amacıyla giden biyolog yazar Jared Diamond, yerlilerden birinin sorduğu soruyla birlikte “ insan topluluklarının yazgılarını” incelemeye çalışan bir araştırmacıya dönüşüyor. Papua Yeni Gine yerlilerinden birisi olan Yali, uzun yıllar düşündüğü ancak bir türlü işin içinden çıkamadığı soruyu bir gün Jared Diamond’a soruyor..

Yali: Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var, bunları Yeni Gine’ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az?

Bu meraklı yerlinin merakını gidermek için baştan savma bir cevap verebilirsiniz ya da bilimselliğe çok da dayanmayan bir kaç cümle kurup onun bu tarz sorularla beynini meşgul etmemesini önerebilirsiniz. Ancak Jared Diamond bu soruyu önemsedi, araştırdı ve yeniden yorumladı.

Yali’nin sorusu Jared’in zihninde yeniden şekillendi ve yeni kelimelere büründü:

Neden şu anda Avrupalı ve Asyalı halklar zenginlik ve güç sahibi de başkaları değil? Örneğin neden Amerika, Afrika ve Avustralya yerlileri gidip Avrupalıları ve Asyalıları öldüremedi, egemenlikleri altına alamadı, onların köklerini kazıyamadı?

Bu soruları yorumlayabilmek oldukça geniş çaplı bir araştırmayı, uzun okuma seanslarını gerektiriyor. Ancak ben bir kaç örnekle “ insan topluluklarının yazgısının” nasıl şekillendiği konusunda size kitaptan edindiğim bilgilerden bazılarını aktarmaya çalışacağım.

Bereketli Hilal.. Fırat ve Dicle nehirlerini bünyesinde barındıran, Türkiye’nin güneydoğu sınırlarının altında varlığını sürdüren bölge. Geçmişte, yüzyıllarca insanlığın kaderini şekillendiren bölgenin komşusuyuz diyebilirim.

Bu bölgede tarıma elverişli topraklar, binlerce bitki türünün habitatı olan bölgeler, verimli araziler, su kaynakları, deniz ulaşımını olanaklı kılan yeryüzü şekilleri yer alıyor.

Bütün bunların yanında iklimi unutmamak gerekiyor. Ekvatora olan yakınlık, bitki türlerinin düzenli periyotlarla gelişmesini, yenilenmesini ve besin kaynaklarının istikrarlı seyrini sağlayan en önemli etken. Berekteli Hilal’de yaşayan nüfus, tarımla ilgilenerek yerleşik hayata geçme kararını en erken veren insan topluluklarını oluşturuyordu. Bu gün Avrupa, Bereketli Hilal’den göç eden gezgin çiftçilerin eseri olarak birçok alanda söz sahibi oluyor. Ülkeler En önemli hamleyi yapmadan önce Avrupa’nın startejilerini inceliyor.

“Avrasyalılar arasında, bütün dünyaya yayılanlar niçin Çinliler ya da başka topluluklar değil de Avrupalılardı?”

Eğer Avrupadan söz ediyorsak ve Bereketli Hilal’den Avrupaya giden gezgin çiftçileri de göz önünde bulunduruyorsak yukarda yer alan soruyu sormamız bizim yeni bilgilere ulaşmamızı sağlayacaktır. Neden Avrupa ama Çin değil? Bu sorunun yanıtı karmaşık gibi gözüksede aslında oldukça basit ve temel bir ilkeye dayanıyor. “Parçalanmışlık” ya da “Bütünlük”. Avrupa parçalanmış topluluklardan oluşuyordu.

Bu gün de zaten Avrupayı meydana getiren ülkeleri göz önünde bulundurursak eski bilgiyi yenilerle yorumlamamız güç değil. Avrupa’nın parçalanmışlığı, devletler arasında rekabetin oluşmasına neden oluyordu. Bu rekabette her zaman daha iyisini yapma isteğini doğuruyordu. Yani REKABET Avrupa’yı güçlendiriyordu. Oysa Çin’de birlik söz konusuydu.

Burada ne Avrupa ne de Çin “haydi parçalanalım ya da haydi birleşelim!” dememişti. TMÇ’yi okurken de göreceksiniz, yazar her zaman coğrafi etkenlerin insan topluluklarının yazgısını şekillendirmede önemli rol oynadığını belirten saptamalara yer veriyor. Bu da demek oluyor ki Avrupa ve Çin coğrafi nedenlerden dolayı birlik içinde ya da parçalanarak varlıklarını sürdürüyordu. Rekabet gibi bir faktörle gelişen Avrupa konusunda uyguladığı politika konusunda farklı bir yorum da yapabiliriz.

Rekabet her zaman yapıcı olmayabilir, yıkıcı da olabilir. Örneğin İkinci Dünyaz Savaşını düşünün…

Benim için ilginç olan bir saptamayı da belirtmek istiyorum. Yazar “Patates Savaşlarından” da söz ediyor. Okuyunca gülüyor insan, nasıl yani diyor?
1800’lerin başlarında Avrupalılar Yeni Zelanda’ya gitme kararı alıyorlar. Çünkü burada Polinezyalı çiftçiler ( Maoriler de denebilir) ve balıkçılar yaşıyorlardı, Avrupalılar da bu bölgeden faydalanmak istiyorlardı.

1800’lerde Yeni Zelanda’yı işgal eden Avrupalılar Maorilerin tüfekle tanışmasına vesile oldular. Ancak benim için işin en ilginç tarafı Maorilerin bu tanışmadan sonra segiledikleri davranış oldu. Maoriler tüfekle gelen üstünlüklerini, kendilerine rakip olarak gördükleri komşu kabilelerle hesaplaşmak eyleminde kullandılar. Avrupalılardan “patates”i de öğrenen Maoriler, bu yeni besin kaynağı sayesinde ailelerini arkalarında bırakıp gideibliyorlardı. Çünkü patates yeterince dayanıklı, çok ve doyurucuydu. Bunun sonucunda Maoriler bölgede tabiri yerindeyse yüzyıllardır “ gıcık” oldukları kabileleri tüfek ve patatesle talan ettiler.

Avrupalıların en büyük üstünlüklerinde biri de mikroplara karşı olan mücadeleye bütün topluluklardan önce başlamış olmalarıydı. Gittikleri yerlere mikroplarını da yanlarında götüren Avrupalılar aslında tüfek bile kullanmaya gerek kalmadan, bölgedeki insanlığın kökünü kurutabiliyorlardı.
TMÇ’den çıkarılabilecek güzel bir sonuç var aslında.

“Amacınız yaratıcılık ve rekabet yeteneğiyse, ne fazla birleşmişlik ne de fazla parçalanmışlık istersiniz”.
1997’de ilk kez basımı gerçekleşen bu kitap bu gün, Avrupa’da meydana gelen ekonomik krizin en önemli nedenlerinden birini oldukça sade bir dille farkında olmadan açıklıyor.

Kitabı bitirirken fark ettiğim bu saptama oldukça ilginçti. Birlik olmakla, parçalanmış olarak örgütlenmenin ülkelerin kaderlerini belirlediğini unutmamak gerekiyor. İnsanlığın yazgısı olarak değil ama ülkelerin kaderleri olarak düşünelim bunu. Yoğun bir “birliktelik” ya da fazla “parçalanmış” bir birliktelik her zaman zararlı sonuçlara yol açabiliyor. Bu gün Avrupa’da meydana gelen ekonomik kriz, yoğun bir birlikteliğin olumsuz sonuçlarından birini temsil ediyor.

Teknolojik Gelişmeler ve Ekonomi

Aklınıza bazen olur olmadık konularda sorular gelir. Durup düşünmeli miyim dersiniz yoksa ne olacak ki belli bir sonuca ulaşsam diye vazgeçersiniz zihninizdeki merak duygusunu doyurmaktan.

Ben bu gün merak duygumu doyurmaktan vazgeçme lüksüne sahip değildim. Bunun nedeni sabah okudğum kitabın satır aralarında rastladığım ve altını çizdiğim bir sorunun gün içerisinde bir kez daha karşıma çıkmış olması durumuydu.

“Toplumlar arasında yeniliğe açıklık farkları nasıl ortaya çıkıyor?”

Hatta bu soruya daha spesifik açıdan yaklaşırsak, bu gün bizler, birçok teknolojik aygıtı yurt dışından satın alıyoruz da neden bu aygıtı üretme fikri bizim toplumumuzdan çıkmıyor? Neden bu aygıta olan ihtiyaç bizim insanımız tarafından keşfedilmiyor?
Teknoloji tarihçileri tarafından yapılan araştırmalara göre en az 14 açıklayıcı etmen bize bu sorunun yanıtını vermemiz konusunda yardımcı olabiliyor.

Örneğin Toplumdaki ortalama ömür uzunluğu..

Birşeyler keşfetmeye çalışıyorsunuz ve bunun için uzun saatler çalışmanız, okumanız ve dinç kalabilmek için uyumanız, yemek yemeniz gerekiyor. Ulaşmak istediğiniz sonuç eğer sizden 80 sene uzaktaysa, nasıl olacak da ömrünüz bu kadar seneyi görmenize olanak tanıyacak?
(Not: Gelişen tıp ile son yıllarda ortalama ömür süresi uzuyor ve bu nedenle de icat sayıları da çoğalıyor.)

Şimdi sıralayacağım etmenlerden beşi ekonomik temelli etmenlerden oluşuyor.

1. Klasik çağlarda kölelerin var oluşu ve insan emeği arasındaki ilişki
2. Mucitlerin meydana getirdikleri yenilikleri sahiplenme hakkına sahip olma/olamama durumu
3. Teknik eğitim için sağlanacak olanakların varlığı/yokluğu
4. Siyasi sistem
5. Toplumsal yapı ya da aile içerisindeki kazanç dağılımı hiyerarşisi

BAZEN İCATLAR İHTİYAÇTAN DOĞUYOR !

Eğer elinizin altında bir hizmetkar varsa para karşılığında, o kişiye çeşitli görevler verebilir ve onu zaman ayırmadığınız, zorlandığınız alanlarda çalıştırabilirsiniz. Bunun sonucu olarak da bir şeyler geliştirmeye, işinizi kolaylaştırmak için aygıtlar üretmeye kalkışmazsınız. Beyninizi bu konular için yormazsınız.

Ancak günümüzde birçok toplumda iş gücü, insan emeği pahalı olduğu için maliyet nedeniyle yeterince para kaybeden üretici bir de işçilere para vermektense, bu hizmeti,üretimi karşılayacak aygıt satın almayı tercih eder (ya da yapabiliyorsa keşfetmeyi).
Bir yandan düşünelim. Eğer biri sizin saatlerce, günlerce, ya da yıllarca uğraştığınız ve meydana getirdiğiniz bir oluşumdan hiç emek sarfetmeden sahip olursa ne yapardınız?

Sizi bilmem ama ben çıldırırdım. Emeğinin karşılığında patent, oluşumda hak sahibi olma durumu da örneğin Çin’de talep edilemezken, Batı’da patent almak mümkündü. Bunun sonucu olarak da mademki oluşturduğum ve emek verdiğim işte benim payım dahi olmayacakmış gibi kullanılacaksa, bende üretmem mantığı kişinin zihninde oluşuyor.

Eğitim, her alanda var olması gereken bir kavramı temsil ediyor. Matematik, bilim, spor, din, teknoloji, fen gibi birçok alanda kişinin eğitim alması ya kişye bir şeyler katıyor ya da Dünya’ya bir şeyler kazandırıyor. Çağdaş sanayi toplumlarında teknik eğitime önem verilirken, bazı toplumlarda önemsenmeyen eğitim teknolojik gelişmelere engel oluyordu.

Para getirecek çeşitli alanlara yatırım yapan kapitalizm savunucuları varken, bu zihniyetin egemen olduğu bölgede teknolojinin gelişmesine şaşmamak gerek. Ancak Eski Roma ekonomisinde teknolojiye ayrılacak bütçeye yer yoktu.

Son madde ailedeki ekonomik dağılımın açıklayıcısı olacak. Bu konuda günümüzde gelişmiş bölgelerde fazla sıkıntı çekilmese de eminim ki kırsal bölgelerde yaygın sıkıntılar arasında ailenin geçimini üstlenenlerin durumu yer alıyordur. Şehirdeyseniz ya da gelişmiş bir toplumsanız zaten fazla nüfusa sahip olmayan bir aile yapısıyla yaşıyorsunuzdur. Bakmanız gereken çok fazla kişi yoktur. Eşiniz zaten çalışıyordur ve ekonomik açıdan yükünüz hafiftir. Ancak kırsal bölgelerde durum bu kadar basit bir halde değildir. Çalışan tek bir birey ailede geri kalan dokuz kişiye bakmak zorunda olabilir. Örneğin Yeni Gine’de ailede çalışan tek bir birey geri kalan aile üyelerine, akrabalarına bakmakla yükümlüdür.

Tüm bu maddeleri toplumumuza ve Batı toplumlarına ( ya da Amerikan toplumalarına) uyguarsak, sorgularsak durumu neden bazı konularda geri kaldığımızı ya da geliştiğimizi anlayabileceğimizi düşünüyorum.